Uygulamayı indir

Vâkıa

56. · 96 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 46الواقعة

Vâkıa sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 56. sûresidir ve 96 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ

İzâ veka`ati-lvâki`ah.

Olacak vak'a olduğu zaman

لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ

Leyse livak`atihâ kâzibeh.

Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.

خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ

Hâfidatür râfi`ah.

O, alçaltıcıdır, yükselticidir.

إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّا

İzâ rucceti-l'ardu raccâ.

Yer şiddetle sarsıldığı

وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّا

Vebüsseti-lcibâlü bessâ.

Dağlar serpildikçe serpildiği

فَكَانَتْ هَبَآءً مُّنۢبَثًّا

Fekânet hebâem mümbessâ.

Dağılıp toz duman haline geldiği

وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًا ثَلَـٰثَةً

Veküntüm ezvâcen selâseh.

Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman

فَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ

Feashâbü-lmeymeneti mâ ashâbü-lmeymeneh.

Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!

وَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ

Veashâbü-lmeş'emeti mâ ashâbü-lmeş'emeh.

Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!

وَٱلسَّـٰبِقُونَ ٱلسَّـٰبِقُونَ

Vessâbikûne-ssâbikûn.

Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.

أُو۟لَـٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ

Ülâike-lmükarrabûn.

İşte o yaklaştırılanlar,

فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ

Fî cennâti-nne`îm.

Nimet cennetlerindedirler.

ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ

Sülletüm mine-l'evvelîn.

Çoğu önceki ümmetlerden,

وَقَلِيلٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ

Vekalîlüm mine-l'âhirîn.

Birazı da sonrakilerden.

عَلَىٰ سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ

`Alâ sürurim mevdûneh.

(Onlar) cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَـٰبِلِينَ

Müttekiîne `aleyhâ mütekâbilîn.

Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar.

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ

Yetûfü `aleyhim vildânüm mühalledûn.

Çevrelerinde, ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar.

بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ

Biekvâbiv veebârîka veke'sim mim me`în.

Kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehlerle.

لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ

Lâ yüsadde`ûne `anhâ velâ yünzifûn.

Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

وَفَـٰكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ

Vefâkihetim mimmâ yetehayyerûn.

Beğendikleri meyvalar,

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ

Velahmi tayrim mimmâ yeştehûn.

Canlarının çektiği kuş etleri,

وَحُورٌ عِينٌ

Vehûrun `în.

İri gözlü hûriler,

كَأَمْثَـٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ

Keemsâli-llü'lüi-lmeknûn.

Saklı inciler gibi,

جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ

Cezâem bimâ kânû ya`melûn.

Yaptıklarına karşılık olarak verilir.

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا

Lâ yesme`ûne fîhâ lagvev velâ te'sîmâ.

Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

إِلَّا قِيلًا سَلَـٰمًا سَلَـٰمًا

İllâ kîlen selâmen selâmâ.

Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.

وَأَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ

Veashâbü-lyemîni mâ ashâbü-lyemîn.

Sağın adamları, nedir o sağın adamları!

فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ

Fî sidrim mahdûd.

Dalbastı kirazlar,

وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ

Vetalhim mendûd.

Meyva dizili muzlar,

وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ

Vezillim memdûd.

Uzamış gölgeler,

وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ

Vemâim meskûb.

Fışkıran sular.

وَفَـٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ

Vefâkihetin kesîrah.

Pek çok meyva arasında,

لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ

Lâ maktû`ativ velâ memnû`ah.

Tükenmeyen ve yasaklanmayan

وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ

Vefüruşim merfû`ah.

Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.

إِنَّآ أَنشَأْنَـٰهُنَّ إِنشَآءً

İnnâ enşe'nâhünne inşââ.

Biz kadınları yeniden inşa ettik (yarattık).

فَجَعَلْنَـٰهُنَّ أَبْكَارًا

Fece`alnâhünne ebkârâ.

Onları bâkireler yaptık.

عُرُبًا أَتْرَابًا

`Uruben etrâbâ.

Hep yaşıt sevgililer,

لِّأَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ

Liashâbi-lyemîn.

Sağın adamları içindir.

ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ

Sülletüm mine-l'evvelîn.

Bir çoğu öncekilerdendir.

وَثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ

Vesülletüm mine-l'âhirîn.

Bir çoğu da sonrakilerdendir.

وَأَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ

Veashâbü-şşimâli mâ ashâbü-şşimâl.

Solun adamları, nedir o solcular!

فِى سَمُومٍ وَحَمِيمٍ

Fî semûmiv vehamîm.

İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,

وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ

Vezillim miy yahmûm.

Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.

لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ

Lâ bâridiv velâ kerîm.

Ki ne serindir, ne de faydalı.

إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ

İnnehüm kânû kable zâlike mütrafîn.

Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.

وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ

Vekânû yüsirrûne `ale-lhinsi-l`azîm.

Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.

وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

Vekânû yekûlûne eizâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`izâmen einnâ lemeb`ûsûn.

Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"

أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ

Eveâbâüne-l'evvelûn.

"Önceki atalarımızda mı?"

قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْـَٔاخِرِينَ

Kul inne-l'evvelîne vel'âhirîn.

De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"

لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَـٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ

Lemecmû`ûne ilâ mîkâti yevmim ma`lûm.

"Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."

ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ

Sümme inneküm eyyühe-ddâllûne-lmükezzibûn.

Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!

لَـَٔاكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ

Leâkilûne min şecerim min zekkûm.

Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ

Femâliûne minhe-lbütûn.

Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.

فَشَـٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ

Feşâribûne `aleyhi mine-lhamîm.

Üstüne de kaynar su içeceksiniz.

فَشَـٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ

Feşâribûne şürbe-lhîm.

Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.

هَـٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ

Hâzâ nüzülühüm yevme-ddîn.

İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.

نَحْنُ خَلَقْنَـٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ

Nahnü halaknâküm felevlâ tüsaddikûn.

Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?

أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ

Eferaeytüm mâ tümnûn.

Attığınız meniyi gördünüz mü?

ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَـٰلِقُونَ

Eentüm tahlükûnehû em nahnü-lhâlikûn.

Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ

Nahnü kaddernâ beynekümü-lmevte vemâ nahnü bimesbûkîn.

Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَـٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ

`Alâ en nübeddile emsâleküm venünşieküm fî mâ lâ ta`lemûn.

Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ

Velekad `alimtümü-nneş'ete-l'ûlâ felevlâ tezekkerûn.

Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ

Eferaeytüm mâ tahrusûn.

Ektiğinizi gördünüz mü?

ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ

Eentüm tezra`ûnehû em nahnü-zzâri`ûn.

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَـٰهُ حُطَـٰمًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ

Lev neşâü lece`alnâhü hutâmen fezaltüm tefekkehûn.

Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.

إِنَّا لَمُغْرَمُونَ

İnnâ lemugramûn.

"Doğrusu borç altına girdik."

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

Bel nahnü mahrûmûn.

"Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).

أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ

Eferaeytümü-lmâe-llezî teşrabûn.

İçtiğiniz suya baktınız mı?

ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ

Eentüm enzeltümûhü mine-lmüzni em nahnü-lmünzilûn.

Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَـٰهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ

Lev neşâü ce`alnâhü ücâcen felevlâ teşkürûn.

Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!

أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ

Eferaeytümü-nnâra-lletî tûrûn.

Yaktığınız ateşi gördünüz mü?

ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ

Eentüm enşe'tüm şeceratehâ em nahnü-lmünşiûn.

Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

نَحْنُ جَعَلْنَـٰهَا تَذْكِرَةً وَمَتَـٰعًا لِّلْمُقْوِينَ

Nahnü ce`alnâhâ tezkiratev vemetâ`al lilmukvîn.

Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ

Fesebbih bismi rabbike-l`azîm.

Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

۞ فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ

Felâ uksimü bimevâki`i-nnücûm.

Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.

وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ

Veinnehû lekasemül lev ta`lemûne `azîm.

Bilirseniz bu büyük bir yemindir.

إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌ كَرِيمٌ

İnnehû lekur'ânün kerîm.

O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.

فِى كِتَـٰبٍ مَّكْنُونٍ

Fî kitâbim meknûn.

Korunmuş bir kitaptadır.

لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ

Lâ yemessühû ille-lmütahherûn.

Ona temizlenenlerden başkası el süremez.

تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ

Tenzîlüm mir rabbi-l`âlemîn.

âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

أَفَبِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ

Efebihâze-lhadîsi entüm müdhinûn.

Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ

Vetec`alûne rizkaküm enneküm tükezzibûn.

Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?

فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ

Felevlâ izâ belegati-lhulkûm.

Can boğaza dayandığı zaman

وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ

Veentüm hîneizin tenzurûn.

Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَـٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ

Venahnü akrabü ileyhi minküm velâkil lâ tübsirûn.

Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.

فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ

Felevlâ in küntüm gayra medînîn.

Eğer cezalandırılmayacak iseniz,

تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ

Terci`ûnehâ in küntüm sâdikîn.

Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.

فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ

Feemmâ in kâne mine-lmükarrabîn.

Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,

فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ

Feravhuv verayhânüv vecennâtü ne`îm.

Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ

Veemmâ in kâne min ashâbi-lyemîn.

Eğer O, sağın adamlarından ise,

فَسَلَـٰمٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ

Feselâmül leke min ashâbi-lyemîn.

"(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"

وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ

Veemmâ in kâne mine-lmükezzibîne-ddâllîn.

Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;

فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ

Fenüzülüm min hamîm.

İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ

Vetasliyetü cehîm.

Ve cehenneme atılma vardır.

إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ

İnne hâzâ lehüve hakku-lyekîn.

Kesin gerçek budur işte.

فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ

Fesebbih bismi rabbike-l`azîm.

Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.

RahmânHadîd

Baştan sona dinle · Vâkıa

0:00