Uygulamayı indir

Yâsîn

36. · 83 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 41يس

Yâsîn sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 36. sûresidir ve 83 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

يسٓ

Yâ-sîn.

Yâsîn.

وَٱلْقُرْءَانِ ٱلْحَكِيمِ

Velkur'âni-lhakîm.

إِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ

İnneke lemine-lmürselîn.

Ey Muhammed! Hikmetli Kur'ân'a andolsun ki, sen risâlet görevi ile gönderilen peygamberlerdensin.

عَلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ

`Alâ sirâtim müstekîm.

Dosdoğru bir yol üzerindesin.

تَنزِيلَ ٱلْعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ

Tenzîle-l`azîzi-rrahîm.

لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّآ أُنذِرَ ءَابَآؤُهُمْ فَهُمْ غَـٰفِلُونَ

Litünzira kavmem mâ ünzira âbâühüm fehüm gâfilûn.

Babaları korkutulmamış ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği (Kur'ân) ile korkutasın.

لَقَدْ حَقَّ ٱلْقَوْلُ عَلَىٰٓ أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

Lekad hakka-lkavlü `alâ ekserihim fehüm lâ yü'minûn.

Andolsun ki onların çoğunun üzerine azab sözü hak olmuştur. Onlar imana gelmezler.

إِنَّا جَعَلْنَا فِىٓ أَعْنَـٰقِهِمْ أَغْلَـٰلًا فَهِىَ إِلَى ٱلْأَذْقَانِ فَهُم مُّقْمَحُونَ

İnnâ ce`alnâ fî a`nâkihim aglâlen fehiye ile-l'ezkâni fehüm mukmehûn.

Çünkü biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişiz. O kelepçeler çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar.

وَجَعَلْنَا مِنۢ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَـٰهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ

Vece`alnâ mim beyni eydîhim seddev vemin halfihim sedden feagşeynâhüm fehüm lâ yübsirûn.

Hem önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini sarmışızdır. Baksalar da görmezler.

وَسَوَآءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

Vesevâün `aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yü'minûn.

Onları korkutsan da korkutmasan da onlara göre birdir, inanmazlar.

إِنَّمَا تُنذِرُ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلذِّكْرَ وَخَشِىَ ٱلرَّحْمَـٰنَ بِٱلْغَيْبِ ۖ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ

İnnemâ tünziru meni-ttebe`a-zzikra vehaşiye-rrahmâne bilgayb. Febeşşirhü bimagfirativ veecrin kerîm.

Sen ancak Kur'ân'a tabi olan ve görünmediği halde Rahman olan Allah'tan korkan kimseyi sakındırırsın. İşte onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir mükafatla müjdele.

إِنَّا نَحْنُ نُحْىِ ٱلْمَوْتَىٰ وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا۟ وَءَاثَـٰرَهُمْ ۚ وَكُلَّ شَىْءٍ أَحْصَيْنَـٰهُ فِىٓ إِمَامٍ مُّبِينٍ

İnnâ nahnü nuhyi-lmevtâ venektübü mâ kaddemû veâsârahüm. Vekülle şey'in ahsaynâhü fî imâmim mübîn.

Gerçekten biz ölüleri diriltiriz, onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Zaten biz her şeyi açık bir kütükte, bir "imamı mübin"de (ana kitapta, yani Levhi mahfuzda) sayıp tesbit etmişizdir.

وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا أَصْحَـٰبَ ٱلْقَرْيَةِ إِذْ جَآءَهَا ٱلْمُرْسَلُونَ

Vadrib lehüm meselen ashâbe-lkaryeh. İz câehe-lmürselûn.

Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.

إِذْ أَرْسَلْنَآ إِلَيْهِمُ ٱثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوٓا۟ إِنَّآ إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ

İz erselnâ ileyhimü-sneyni fekezzebûhümâ fe`azzeznâ bisâlisin fekâlû innâ ileyküm mürselûn.

Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de (onları) üçüncü bir peygamberle destekledik. Onlara: "Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz." dediler.

قَالُوا۟ مَآ أَنتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَمَآ أَنزَلَ ٱلرَّحْمَـٰنُ مِن شَىْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ

Kâlû mâ entüm illâ beşerum mislünâ vemâ enzele-rrahmânü min şey'in in entüm illâ tekzibûn.

Onlar da: "Siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz, hem Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz." dediler.

قَالُوا۟ رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّآ إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ

Kâlû rabbünâ ya`lemü innâ ileyküm lemürselûn.

Peygamberler dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."

وَمَا عَلَيْنَآ إِلَّا ٱلْبَلَـٰغُ ٱلْمُبِينُ

Vemâ `aleynâ ille-lbelâgu-lmübîn.

"Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir."

قَالُوٓا۟ إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ ۖ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا۟ لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ

Kâlû innâ tetayyernâ biküm. Leil lem tentehû lenercümenneküm veleyemessenneküm minnâ `azâbün elîm.

Onlar dediler ki: "Herhalde biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun ki, sizi hiç tınmadan taşlarız ve mutlaka bizden size pek acıklı bir azab dokunur."

قَالُوا۟ طَـٰٓئِرُكُم مَّعَكُمْ ۚ أَئِن ذُكِّرْتُم ۚ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ

Kâlû tâiruküm me`aküm. Ein zükkirtüm. Bel entüm kavmüm müsrifûn.

Peygamberler de şöyle cevap verdiler: "Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavimsiniz."

وَجَآءَ مِنْ أَقْصَا ٱلْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَىٰ قَالَ يَـٰقَوْمِ ٱتَّبِعُوا۟ ٱلْمُرْسَلِينَ

Vecâe min akse-lmedîneti racülüy yes`â kâle yâ kavmi-ttebi`ü-lmürselîn.

O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!"

ٱتَّبِعُوا۟ مَن لَّا يَسْـَٔلُكُمْ أَجْرًا وَهُم مُّهْتَدُونَ

İttebi`û mel lâ yes'elüküm ecrav vehüm mühtedûn.

"Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir."

وَمَا لِىَ لَآ أَعْبُدُ ٱلَّذِى فَطَرَنِى وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Vemâ liye lâ a`büdü-llezî fetaranî veileyhi türce`ûn.

"Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."

ءَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً إِن يُرِدْنِ ٱلرَّحْمَـٰنُ بِضُرٍّ لَّا تُغْنِ عَنِّى شَفَـٰعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنقِذُونِ

Eettehizü min dûnihî âliheten iy yüridni-rrahmânü bidurril lâ tugni `annî şefâ`atühüm şey'ev velâ yünkizûn.

"Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."

إِنِّىٓ إِذًا لَّفِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ

İnnî izel lefî dalâlim mübîn.

"Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum."

إِنِّىٓ ءَامَنتُ بِرَبِّكُمْ فَٱسْمَعُونِ

İnnî âmentü birabbiküm fesme`ûn.

"Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni."

قِيلَ ٱدْخُلِ ٱلْجَنَّةَ ۖ قَالَ يَـٰلَيْتَ قَوْمِى يَعْلَمُونَ

Kîle-dhuli-lcenneh. Kâle yâ leyte kavmî ya`lemûn.

(Sonra ona) "haydi gir cennete!" denildi. O da dedi ki: "Ne olurdu kavmim bilseydi!"

بِمَا غَفَرَ لِى رَبِّى وَجَعَلَنِى مِنَ ٱلْمُكْرَمِينَ

Bimâ gafera lî rabbî vece`alenî mine-lmükramîn.

"Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını."

۞ وَمَآ أَنزَلْنَا عَلَىٰ قَوْمِهِۦ مِنۢ بَعْدِهِۦ مِن جُندٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ

Vemâ enzelnâ `alâ kavmihî mim ba`dihî min cündim mine-ssemâi vemâ künnâ münzilîn.

Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.

إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَـٰمِدُونَ

İn kânet illâ sayhatev vâhideten feizâ hüm hâmidûn.

Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.

يَـٰحَسْرَةً عَلَى ٱلْعِبَادِ ۚ مَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ

Yâ hasraten `ale-l`ibâd. Mâ ye'tîhim mir rasûlin illâ kânû bihî yestehziûn.

Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine glen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.

أَلَمْ يَرَوْا۟ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ ٱلْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ

Elem yerav kem ehleknâ kablehüm mine-lkurûni ennehüm ileyhim lâ yerci`ûn.

Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice kuşakları helak etmişiz. Onlar artık kendilerine dönüp gelmiyorlar.

وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ

Vein küllül lemmâ cemî`ul ledeynâ muhdarûn.

Onların hepsi toplanıp, sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir.

وَءَايَةٌ لَّهُمُ ٱلْأَرْضُ ٱلْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَـٰهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ

Veâyetül lehümü-l'ardu-lmeyteh. Ahyeynâhâ veahracnâ minhâ habben feminhü ye'külûn.

Hem bir delildir onlara ölü toprak. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.

وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّـٰتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَـٰبٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ ٱلْعُيُونِ

Vece`alnâ fîhâ cennâtim min nehîliv vea`nâbiv vefeccernâ fîhâ mine-l`uyûn.

Biz orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık.

لِيَأْكُلُوا۟ مِن ثَمَرِهِۦ وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ

Liye'külû min semerihî vemâ `amilethü eydîhim. Efelâ yeşkürûn.

(Bunu), Onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye (yaptık). Hâlâ şükretmeyecekler mi?

سُبْحَـٰنَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْأَزْوَٰجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلْأَرْضُ وَمِنْ أَنفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ

Sübhâne-llezî haleka-l'ezvâce küllehâ mimmâ tümbitü-l'ardu vemin enfüsihim vemimmâ lâ ya`lemûn.

Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir.

وَءَايَةٌ لَّهُمُ ٱلَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ ٱلنَّهَارَ فَإِذَا هُم مُّظْلِمُونَ

Veâyetül lehümü-lleyl. Neslehu minhü-nnehâra feizâ hüm muzlimûn.

Gece de onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü soyar çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar.

وَٱلشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ۚ ذَٰلِكَ تَقْدِيرُ ٱلْعَزِيزِ ٱلْعَلِيمِ

Veşşemsü tecrî limüstekarril lehâ. Zâlike takdîru-l`azîzi-l`alîm.

Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.

وَٱلْقَمَرَ قَدَّرْنَـٰهُ مَنَازِلَ حَتَّىٰ عَادَ كَٱلْعُرْجُونِ ٱلْقَدِيمِ

Velkamera kaddernâhü menâzile hattâ `âde kel`urcûni-lkadîm.

Ay'a gelince, ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür.

لَا ٱلشَّمْسُ يَنۢبَغِى لَهَآ أَن تُدْرِكَ ٱلْقَمَرَ وَلَا ٱلَّيْلُ سَابِقُ ٱلنَّهَارِ ۚ وَكُلٌّ فِى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

Le-şşemsü yembegî lehâ en tüdrike-lkamera vele-lleylü sâbiku-nnehâr. Veküllün fî felekiy yesbehûn.

Ne güneşin aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.

وَءَايَةٌ لَّهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ

Veâyetül lehüm ennâ hamelnâ zürriyyetehüm fi-lfülki-lmeşhûn.

Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.

وَخَلَقْنَا لَهُم مِّن مِّثْلِهِۦ مَا يَرْكَبُونَ

Vehalaknâ lehüm mim mislihî mâ yerkebûn.

Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.

وَإِن نَّشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنقَذُونَ

Vein neşe' nugrikhüm felâ sarîha lehüm velâ hüm yünkazûn.

Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır.

إِلَّا رَحْمَةً مِّنَّا وَمَتَـٰعًا إِلَىٰ حِينٍ

İllâ rahmetem minnâ vemetâ`an ilâ hîn.

Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّقُوا۟ مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Veizâ kîle lehümü-ttekû mâ beyne eydîküm vemâ halfeküm le`alleküm türhamûn.

Durum böyle iken onlara: "Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun ki size rahmet edilsin" denildiği zaman,

وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ ءَايَةٍ مِّنْ ءَايَـٰتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا۟ عَنْهَا مُعْرِضِينَ

Vemâ te'tîhim min âyetim min âyâti rabbihim illâ kânû `anhâ mü`ridîn.

Ve kendilerine Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنفِقُوا۟ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ أَنُطْعِمُ مَن لَّوْ يَشَآءُ ٱللَّهُ أَطْعَمَهُۥٓ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ

Veizâ kîle lehüm enfikû mimmâ razekakümü-llâhü kâle-llezîne keferû lillezîne âmenû enut`imü mel lev yeşâü-llâhü at`ameh. İn entüm illâ fî dalâlim mübîn.

Onlara: "Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın" dendiği zaman, o kâfirler, müminler için: "Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?" dediler.

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَـٰذَا ٱلْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ

Veyekûlûne metâ hâze-lva`dü in küntüm sâdikîn.

Yine onlar: "Eğer doğru söylüyorsanız bu (kıyamet) vaadi ne zaman?" diyorlar.

مَا يَنظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ

Mâ yenzurûne illâ sayhatev vâhideten te'huzühüm vehüm yehissimûn.

Onlar sadece bir tek çığlığa bakıyorlar, bir çığlık ki, onlar çekişip dururken kendilerini yakalayıverir.

فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَآ إِلَىٰٓ أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ

Felâ yestetî`ûne tevsiyetev velâ ilâ ehlihim yerci`ûn.

O zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.

وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ ٱلْأَجْدَاثِ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ

Venüfiha fi-ssûri feizâ hüm mine-l'ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn.

Sûr'a üfürülmüştür, bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.

قَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا مَنۢ بَعَثَنَا مِن مَّرْقَدِنَا ۜ ۗ هَـٰذَا مَا وَعَدَ ٱلرَّحْمَـٰنُ وَصَدَقَ ٱلْمُرْسَلُونَ

Kâlû yâ veylenâ mem be`asenâ mim merkadinâ. Hâzâ mâ ve`ade-rrahmânü vesadeka-lmürselûn.

Onlar: "Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân'ın vaad buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler" derler.

إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ

İn kânet illâ sayhatev vâhideten feizâ hüm cemî`ul ledeynâ muhdarûn.

Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.

فَٱلْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey'ev velâ tüczevne illâ mâ küntüm ta`melûn.

Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez. Ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.

إِنَّ أَصْحَـٰبَ ٱلْجَنَّةِ ٱلْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَـٰكِهُونَ

İnne ashâbe-lcennehi-lyevme fî şügulin fâkihûn.

Gerçekten cennetlik olanlar bugün bir meşguliyet içinde zevk etmektedirler.

هُمْ وَأَزْوَٰجُهُمْ فِى ظِلَـٰلٍ عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ مُتَّكِـُٔونَ

Hüm veezvâcühüm fî zilâlin `ale-l'erâiki müttekiûn.

Kendileri ve eşleri gölgelerde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.

لَهُمْ فِيهَا فَـٰكِهَةٌ وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ

Lehüm fîhâ fâkihetüv velehüm mâ yedde`ûn.

Onlara orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey onlarındır.

سَلَـٰمٌ قَوْلًا مِّن رَّبٍّ رَّحِيمٍ

Selâmün kavlem mir rabbir rahîm.

(Onlara) Rahîm olan Rab'den "selâm" sözü vardır.

وَٱمْتَـٰزُوا۟ ٱلْيَوْمَ أَيُّهَا ٱلْمُجْرِمُونَ

Vemtâzü-lyevme eyyühe-lmücrimûn.

Ey günahkârlar! Bugün siz bir tarafa ayrılın.

۞ أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَـٰبَنِىٓ ءَادَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا۟ ٱلشَّيْطَـٰنَ ۖ إِنَّهُۥ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

Elem a`hed ileyküm yâ benî âdeme el lâ ta`büdü-şşeytân. İnnehû leküm `adüvvüm mübîn.

وَأَنِ ٱعْبُدُونِى ۚ هَـٰذَا صِرَٰطٌ مُّسْتَقِيمٌ

Veeni-`büdûnî. Hâzâ sirâtum müstekîm.

"Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?" (buyurulacak)

وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا ۖ أَفَلَمْ تَكُونُوا۟ تَعْقِلُونَ

Velekad edalle minküm cibillen kesîrâ. Efelem tekûnû ta`kilûn.

Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?

هَـٰذِهِۦ جَهَنَّمُ ٱلَّتِى كُنتُمْ تُوعَدُونَ

Hâzihî cehennemü-lletî küntüm tû`adûn.

İşte bu size vaad edilen cehennemdir.

ٱصْلَوْهَا ٱلْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ

İslevhe-lyevme bimâ küntüm tekfürûn.

Bugün yaslanın ona bakalım inkâr ettiğiniz için.

ٱلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَىٰٓ أَفْوَٰهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَآ أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ

Elyevme nahtimü `alâ efvâhihim vetükellimünâ eydîhim veteşhedü ercülühüm bimâ kânû yeksibûn.

Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder.

وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلَىٰٓ أَعْيُنِهِمْ فَٱسْتَبَقُوا۟ ٱلصِّرَٰطَ فَأَنَّىٰ يُبْصِرُونَ

Velev neşâü letamesnâ `alâ a`yünihim festebeku-ssirâta feennâ yübsirûn.

Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler?

وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَـٰهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ

Velev neşâü lemesahnâhüm `alâ mekânetihim feme-stetâ`û müdiyyev velâ yerci`ûn.

Yine dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri dönebilirlerdi.

وَمَن نُّعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى ٱلْخَلْقِ ۖ أَفَلَا يَعْقِلُونَ

Vemen nü`ammirhü nünekkishü fi-lhalk. Efelâ ya`kilûn.

Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?

وَمَا عَلَّمْنَـٰهُ ٱلشِّعْرَ وَمَا يَنۢبَغِى لَهُۥٓ ۚ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْءَانٌ مُّبِينٌ

Vemâ `allemnâhü-şşi`ra vemâ yembegî leh. İn hüve illâ zikruv vekur'ânüm mübîn.

Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da... O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.

لِّيُنذِرَ مَن كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ ٱلْقَوْلُ عَلَى ٱلْكَـٰفِرِينَ

Liyünzira men kâne hayyev veyehikka-lkavlü `ale-lkâfirîn.

(Bu), diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.

أَوَلَمْ يَرَوْا۟ أَنَّا خَلَقْنَا لَهُم مِّمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَآ أَنْعَـٰمًا فَهُمْ لَهَا مَـٰلِكُونَ

Evelem yerav ennâ halaknâ lehüm mimmâ `amilet eydînâ en`âmen fehüm lehâ mâlikûn.

Şunu da görmediler mi: Biz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.

وَذَلَّلْنَـٰهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ

Vezellelnâhâ lehüm feminhâ rakûbühüm veminhâ ye'külûn.

Onları, kendilerinin hizmetine vermişiz de, hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.

وَلَهُمْ فِيهَا مَنَـٰفِعُ وَمَشَارِبُ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ

Velehüm fîhâ menâfi`u vemeşârib. Efelâ yeşkürûn.

Onlarda daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

وَٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِ ٱللَّهِ ءَالِهَةً لَّعَلَّهُمْ يُنصَرُونَ

Vettehazû min dûni-llâhi âlihetel le`allehüm yünsarûn.

Onlar, Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.

لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُندٌ مُّحْضَرُونَ

Lâ yestetî`ûne nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarûn.

Onların, onlara yardıma güçleri yetmez. Kendileri ise onlar için bazı askerlerdir.

فَلَا يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ ۘ إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ

Felâ yahzünke kavlühüm. İnnâ na`lemü mâ yüsirrûne vemâ yü`linûn.

O halde onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz, dışlarını da.

أَوَلَمْ يَرَ ٱلْإِنسَـٰنُ أَنَّا خَلَقْنَـٰهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ

Evelem yera-l'insânü ennâ halaknâhü min nutfetin feizâ hüve hasîmüm mübîn.

İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir hasım kesildi?

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِىَ خَلْقَهُۥ ۖ قَالَ مَن يُحْىِ ٱلْعِظَـٰمَ وَهِىَ رَمِيمٌ

Vedarabe lenâ meselev venesiye halkah. Kâle mey yuhyi-l`izâme vehiye ramîm.

Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi.

قُلْ يُحْيِيهَا ٱلَّذِىٓ أَنشَأَهَآ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

Kul yuhyîhe-llezî enşeehâ evvele merrah. Vehüve bikülli halkin `alîm.

De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir."

ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلشَّجَرِ ٱلْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَآ أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ

Ellezî ce`ale leküm mine-şşeceri-l'ahdari nâran feizâ entüm minhü tûkidûn.

Size o yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.

أَوَلَيْسَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ بِقَـٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُم ۚ بَلَىٰ وَهُوَ ٱلْخَلَّـٰقُ ٱلْعَلِيمُ

Eveleyse-llezî haleka-ssemâvâti vel'arda bikâdirin `alâ ey yahlüka mislehüm. Belâ vehüve-lhallâku-l`alîm.

Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.

إِنَّمَآ أَمْرُهُۥٓ إِذَآ أَرَادَ شَيْـًٔا أَن يَقُولَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ

İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en ey yekûle lehû kün feyekûn.

O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.

فَسُبْحَـٰنَ ٱلَّذِى بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Fesübhâne-llezî biyedihî melekûtü külli şey'iv veileyhi türce`ûn.

O halde her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.

FatirSâffât

Baştan sona dinle · Yâsîn

0:00