Uygulamayı indir

Sâffât

37. · 182 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 56الصافات

Sâffât sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 37. sûresidir ve 182 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّا

Vessâffâti saffâ.

Andolsun o saf bağlayıp duranlara.

فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجْرًا

Fezzâcirâti zecrâ.

O haykırıp da sürenlere.

فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ذِكْرًا

Fettâliyâti zikrâ.

Ve o yolda zikir okuyanlara.

إِنَّ إِلَـٰهَكُمْ لَوَٰحِدٌ

İnne ilâheküm levâhid.

Ki sizin ilâhınız birdir.

رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ ٱلْمَشَـٰرِقِ

Rabbü-ssemâvâti vel'ardi vemâ beynehümâ verabbü-lmeşârik.

O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, bütün doğuların da Rabbidir.

إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِزِينَةٍ ٱلْكَوَاكِبِ

İnnâ zeyyenne-ssemâe-ddünyâ bizînetini-lkevâkib.

Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.

وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَـٰنٍ مَّارِدٍ

Vehifzam min külli şeytânim mârid.

Onu her inatçı şeytandan koruduk.

لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ

Lâ yessemme`ûne ile-lmelei-l'a`lâ veyukzefûne min külli cânib.

Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.

دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ

Dühûrav velehüm `azâbüv vâsib.

Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.

إِلَّا مَنْ خَطِفَ ٱلْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌ ثَاقِبٌ

İllâ men hatife-lhatfete feetbe`ahû şihâbün sâkib.

Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.

فَٱسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَآ ۚ إِنَّا خَلَقْنَـٰهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍۭ

Festeftihim ehüm eşeddü halkan em men halaknâ. İnnâ halaknâhüm min tînil lâzib.

Şimdi onlara sor: "Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?" Gerçekten biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ

Bel `acibte veyesharûn.

Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar.

وَإِذَا ذُكِّرُوا۟ لَا يَذْكُرُونَ

Veizâ zükkirû lâ yezkürûn.

Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.

وَإِذَا رَأَوْا۟ ءَايَةً يَسْتَسْخِرُونَ

Veizâ raev âyetey yesteshirûn.

Bir mucize gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.

وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ

Vekâlû in hâzâ illâ sihrum mübîn.

Ve diyorlar ki: "Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir."

أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

Eizâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`izâmen einnâ lemeb`ûsûn.

"Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecekmişiz?"

أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ

Eveâbâüne-l'evvelûn.

"Önceki atalarımız da mı?.."

قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ

Kul ne`am veentüm dâhirûn.

De ki: "Evet, hem de sizler çok aşağılanmış olarak (dirileceksiniz)."

فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَٰحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ

Feinnemâ hiye zecratüv vâhidetün feizâ hüm yenzurûn.

Çünkü O (sura üfürmek) zorlu bir kumandadan ibarettir ki, derhal onların gözleri açılıverir.

وَقَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا هَـٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ

Vekâlû yâ veylenâ hâzâ yevmü-ddîn.

"Eyvah bizlere! İşte bu hesap günüdür." derler.

هَـٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ

Hâzâ yevmü-lfasli-llezî küntüm bihî tükezzibûn.

(Onlara): "İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz (iyi ve kötüyü) ayırt etme günüdür" denir.

۞ ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ

Uhşürü-llezîne zalemû veezvâcehüm vemâ kânû ya`büdûn.

مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ

Min dûni-llâhi fehdûhüm ilâ sirâti-lcehîm.

Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.

وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ

Vekifûhüm innehüm mes'ûlûn.

Ve durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler.

مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ

Mâ leküm lâ tenâsarûn.

(Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.)

بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ

Bel hümü-lyevme müsteslimûn.

Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır.

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ

Veakbele ba`duhüm `alâ ba`diy yetesâelûn.

Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar.

قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ

Kâlû inneküm küntüm te'tûnenâ `ani-lyemîn.

Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler.

قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ

Kâlû bel lem tekûnû mü'minîn.

(İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız."

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَـٰنٍۭ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَـٰغِينَ

Vemâ kâne lenâ `aleyküm min sültân. Bel küntüm kavmen tâgîn.

"Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz."

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ ۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ

Fehakka `aleynâ kavlü rabbinâ. İnnâ lezâikûn.

"Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız."

فَأَغْوَيْنَـٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَـٰوِينَ

Feagveynâküm innâ künnâ gâvîn.

"Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık."

فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ

Feinnehüm yevmeizin fi-l`azâbi müşterikûn.

O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ

İnnâ kezâlike nef`alü bilmücrimîn.

İşte biz günahkarlara böyle yaparız.

إِنَّهُمْ كَانُوٓا۟ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ

İnnehüm kânû izâ kîle lehüm lâ ilâhe ille-llâhü yestekbirûn.

Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı.

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓا۟ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍۭ

Veyekûlûne einnâ letârikû âlihetinâ lişâ`irim mecnûn.

Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.

بَلْ جَآءَ بِٱلْحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلْمُرْسَلِينَ

Bel câe bilhakki vesaddeka-lmürselîn.

Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti.

إِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا۟ ٱلْعَذَابِ ٱلْأَلِيمِ

İnneküm lezâiku-l`azâbi-l'elîm.

Elbette siz o acı azabı tadacaksınız.

وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

Vemâ tüczevne illâ mâ küntüm ta`melûn.

Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ

İllâ `ibâde-llâhi-lmuhlesîn.

Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır.

أُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ

Ülâike lehüm rizkum ma`lûm.

İşte onlar için belli bir rızık vardır.

فَوَٰكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ

Fevâkih. Vehüm mükramûn.

فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ

Fî cennâti-nne`îm.

Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.

عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ

`Alâ sürurim mütekâbilîn.

(Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler.

يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍۭ

Yütâfü `aleyhim bike'sim mim me`în.

بَيْضَآءَ لَذَّةٍ لِّلشَّـٰرِبِينَ

Beydâe lezzetil lişşâribîn.

İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.

لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ

Lâ fîhâ gavlüv velâ hüm `anhâ yünzefûn.

Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir.

وَعِندَهُمْ قَـٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ عِينٌ

Ve`indehüm kâsirâtu-ttarfi `în.

Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır.

كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ

Keennehünne beydum meknûn.

Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ

Feakbele ba`duhüm `alâ ba`diy yetesâelûn.

Derken birbirine dönüp sorarlar:

قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ

Kâle kâilüm minhüm innî kâne lî karîn.

İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı."

يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ

Yekûlü einneke lemine-lmüsaddikîn.

Derdi ki: "Sen gerçekten inananlardan mısın?"

أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ

Eizâ mitnâ vekünnâ türâbev ve`izâmen einnâ lemedînûn.

"Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?"

قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ

Kâle hel entüm müttali`ûn.

"Siz onu tanır mısınız?" der.

فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ

Fettale`a feraâhü fî sevâi-lcehîm.

Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür.

قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ

Kâle tellâhi in kitte letürdîn.

Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin."

وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ

Velevlâ ni`metü rabbî leküntü mine-lmuhdarîn.

"Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım."

أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ

Efemâ nahnü bimeyyitîn.

إِلَّا مَوْتَتَنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

İllâ mevtetene-l'ûlâ vemâ nahnü bimü`azzebîn.

"Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?

إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ

İnne hâzâ lehüve-lfevzü-l`azîm.

İşte bu büyük kurtuluştur.

لِمِثْلِ هَـٰذَا فَلْيَعْمَلِ ٱلْعَـٰمِلُونَ

Limisli hâzâ felya`meli-l`âmilûn.

Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.

أَذَٰلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ

Ezâlike hayrun nüzülen em şeceratü-zzekkûm.

Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?

إِنَّا جَعَلْنَـٰهَا فِتْنَةً لِّلظَّـٰلِمِينَ

İnnâ ce`alnâhâ fitnetel lizzâlimîn.

Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık.

إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِىٓ أَصْلِ ٱلْجَحِيمِ

İnnehâ şeceratün tahrucü fî asli-lcehîm.

O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar.

طَلْعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَـٰطِينِ

Tal`uhâ keennehû ruûsü-şşeyâtîn.

Tomurcukları şeytanların başları gibidir.

فَإِنَّهُمْ لَـَٔاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ

Feinnehüm leâkilûne minhâ femâliûne minhe-lbütûn.

Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.

ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ

Sümme inne lehüm `aleyhâ leşevbem min hamîm.

Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.

ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى ٱلْجَحِيمِ

Sümme inne merci`ahüm leile-lcehîm.

Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennemdir.

إِنَّهُمْ أَلْفَوْا۟ ءَابَآءَهُمْ ضَآلِّينَ

İnnehüm elfev âbâehüm dâllîn.

Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular.

فَهُمْ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمْ يُهْرَعُونَ

Fehüm `alâ âsârihim yühra`ûn.

Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar.

وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ ٱلْأَوَّلِينَ

Velekad dalle kablehüm ekseru-l'evvelîn.

Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ

Velekad erselnâ fîhim münzirîn.

Gerçekten biz onlara içlerinden uyarıcı peygamberler de gönderdik.

فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلْمُنذَرِينَ

Fenzur keyfe kâne `âkibetü-lmünzerîn.

Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ

İllâ `ibâde-llâhi-lmuhlesîn.

Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka.

وَلَقَدْ نَادَىٰنَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ ٱلْمُجِيبُونَ

Velekad nâdânâ nûhun feleni`me-lmücîbûn.

Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.

وَنَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ

Venecceynâhü veehlehû mine-lkerbi-l`azîm.

Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلْبَاقِينَ

Vece`alnâ zürriyyetehû hümü-lbâkîn.

Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ

Veteraknâ `aleyhi fi-l'âhirîn.

Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.

سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ فِى ٱلْعَـٰلَمِينَ

Selâmün `alâ nûhin fi-l`âlemîn.

Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ

İnnâ kezâlike neczi-lmuhsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ

İnnehû min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ

Sümme agrakne-l'âharîn.

Sonra diğerlerini suda boğduk.

۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبْرَٰهِيمَ

Veinne min şî`atihî leibrâhîm.

Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.

إِذْ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

İz câe rabbehû bikalbin selîm.

Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَاذَا تَعْبُدُونَ

İz kâle liebîhi vekavmihî mâzâ ta`büdûn.

O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"

أَئِفْكًا ءَالِهَةً دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ

Eifken âliheten dûne-llâhi türîdûn.

"Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"

فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ

Femâ zannüküm birabbi-l`âlemîn.

"Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"

فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى ٱلنُّجُومِ

Fenezara nazraten fi-nnücûm.

فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌ

Fekâle innî sekîm.

Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

فَتَوَلَّوْا۟ عَنْهُ مُدْبِرِينَ

Fetevellev `anhü müdbirîn.

O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.

فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ

Ferâga ilâ âlihetihim fekâle elâ te'külûn.

Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.

مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ

Mâ leküm lâ tentikûn.

(Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًۢا بِٱلْيَمِينِ

Ferâga `aleyhim darbem bilyemîn.

Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.

فَأَقْبَلُوٓا۟ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ

Feakbelû ileyhi yeziffûn.

Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.

قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ

Kâle eta`büdûne mâ tenhitûn.

İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"

وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

Vellâhü halekaküm vemâ ta`melûn.

"Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."

قَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ لَهُۥ بُنْيَـٰنًا فَأَلْقُوهُ فِى ٱلْجَحِيمِ

Kâlü-bnû lehû bünyânen feelkûhü fi-lcehîm.

Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.

فَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًا فَجَعَلْنَـٰهُمُ ٱلْأَسْفَلِينَ

Feerâdû bihî keyden fece`alnâhümü-l'esfelîn.

Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.

وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَهْدِينِ

Vekâle innî zâhibün ilâ rabbî seyehdîn.

Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."

رَبِّ هَبْ لِى مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ

Rabbi heb lî mine-ssâlihîn.

"Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"

فَبَشَّرْنَـٰهُ بِغُلَـٰمٍ حَلِيمٍ

Febeşşernâhü bigulâmin halîm.

Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعْىَ قَالَ يَـٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلْمَنَامِ أَنِّىٓ أَذْبَحُكَ فَٱنظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ

Felemmâ belega me`ahü-ssa`ye kâle yâ büneyye innî erâ fi-lmenâmi ennî ezbehuke fenzur mâzâ terâ. Kâle yâ ebeti-f`al mâ tü'mer. Setecidünî in şâe-llâhü mine-ssâbirîn.

Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

فَلَمَّآ أَسْلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلْجَبِينِ

Felemmâ eslemâ vetellehû lilcebîn.

Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.

وَنَـٰدَيْنَـٰهُ أَن يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ

Venâdeynâhü ey yâ ibrâhîm.

Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "

قَدْ صَدَّقْتَ ٱلرُّءْيَآ ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ

Kad saddakte-rru'yâ. İnnâ kezâlike neczi-lmuhsinîn.

"Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."

إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْبَلَـٰٓؤُا۟ ٱلْمُبِينُ

İnne hâzâ lehüve-lbelâü-lmübîn.

"Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)

وَفَدَيْنَـٰهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ

Vefedeynâhü bizibhin `azîm.

Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ

Veteraknâ `aleyhi fi-l'âhirîn.

Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.

سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ

Selâmün `alâ ibrâhîm.

Selam olsun İbrahim'e...

كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ

Kezâlike neczi-lmuhsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ

İnnehû min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

وَبَشَّرْنَـٰهُ بِإِسْحَـٰقَ نَبِيًّا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ

Vebeşşernâhü biishâka nebiyyem mine-ssâlihîn.

Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.

وَبَـٰرَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰٓ إِسْحَـٰقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ مُبِينٌ

Vebâraknâ `aleyhi ve`alâ ishâk. Vemin zürriyyetihimâ muhsinüv vezâlimül linefsihî mübîn.

Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ

Velekad menennâ `alâ mûsâ vehârûn.

Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik.

وَنَجَّيْنَـٰهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ

Venecceynâhümâ vekavmehümâ mine-lkerbi-l`azîm.

Hem kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَصَرْنَـٰهُمْ فَكَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَـٰلِبِينَ

Venesarnâhüm fekânû hümü-lgâlibîn.

Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular.

وَءَاتَيْنَـٰهُمَا ٱلْكِتَـٰبَ ٱلْمُسْتَبِينَ

Veâteynâhüme-lkitâbe-lmüstebîn.

Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik.

وَهَدَيْنَـٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ

Vehedeynâhüme-ssirâta-lmüstekîm.

Kendilerini doğru yola çıkardık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ

Veteraknâ `aleyhimâ fi-l'âhirîn.

Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık:

سَلَـٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ

Selâmün `alâ mûsâ vehârûn.

Selam olsun, Musa ile Harun'a.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ

İnnâ kezâlike neczi-lmuhsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ

İnnehümâ min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ

Veinne ilyâse lemine-lmürselîn.

Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ

İz kâle likavmihî elâ tettekûn.

أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ ٱلْخَـٰلِقِينَ

Eted`ûne ba`lev vetezerûne ahsene-lhâlikîn.

ٱللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ

Allâhe rabbeküm verabbe âbâikümü-l'evvelîn.

Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ

Fekezzebûhü feinnehüm lemuhdarûn.

Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ

İllâ `ibâde-llâhi-lmuhlesîn.

Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ

Veteraknâ `aleyhi fi-l'âhirîn.

Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık:

سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِلْ يَاسِينَ

Selâmün `alâ ilyâsîn.

Selam olsun İlyâsîn'e.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ

İnnâ kezâlike neczi-lmuhsinîn.

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ

İnnehû min `ibâdine-lmü'minîn.

Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ

Veinne lûtal lemine-lmürselîn.

Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ نَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ

İz necceynâhü veehlehû ecme`în.

Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık.

إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَـٰبِرِينَ

İllâ `acûzen fi-lgâbirîn.

Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.

ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ

Sümme demmerne-l'âharîn.

Sonra diğerlerini helak etmiştik.

وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ

Veinneküm letemürrûne `aleyhim musbihîn.

وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

Vebilleyl. Efelâ ta`kilûn.

Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ

Veinne yûnüse lemine-lmürselîn.

Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ أَبَقَ إِلَى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ

İz ebeka ile-lfülki-lmeşhûn.

Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُدْحَضِينَ

Fesâheme fekâne mine-lmüdhadîn.

(Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.

فَٱلْتَقَمَهُ ٱلْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ

Feltekamehü-lhûtü vehüve mülîm.

Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.

فَلَوْلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلْمُسَبِّحِينَ

Felevlâ ennehû kâne mine-lmüsebbihîn.

لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ

Lelebise fî batnih ilâ yevmi yüb`asûn.

Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

۞ فَنَبَذْنَـٰهُ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌ

Fenebeznâhü bil`arâi vehüve sekîm.

Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.

وَأَنۢبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ

Veembetnâ `aleyhi şeceratem miy yaktîn.

Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.

وَأَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ مِا۟ئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ

Veerselnâhü ilâ mieti elfin ev yezîdûn.

Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.

فَـَٔامَنُوا۟ فَمَتَّعْنَـٰهُمْ إِلَىٰ حِينٍ

Feâmenû femetta`nâhüm ilâ hîn.

O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.

فَٱسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ ٱلْبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلْبَنُونَ

Festeftihim elirabbike-lbenâtü velehümü-lbenûn.

Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?

أَمْ خَلَقْنَا ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ إِنَـٰثًا وَهُمْ شَـٰهِدُونَ

Em halakne-lmelâikete inâsev vehüm şâhidûn.

Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?

أَلَآ إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ

Elâ innehüm min ifkihim leyekûlûn.

وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَـٰذِبُونَ

Velede-llâhü veinnehüm lekâzibûn.

Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.

أَصْطَفَى ٱلْبَنَاتِ عَلَى ٱلْبَنِينَ

Astafe-lbenâti `ale-lbenîn.

(Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

Mâ leküm. Keyfe tahkümûn.

Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?

أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

Efelâ tezekkerûn.

Hiç düşünmüyor musunuz?

أَمْ لَكُمْ سُلْطَـٰنٌ مُّبِينٌ

Em leküm sültânüm mübîn.

Yoksa sizin için açık bir delil mi var?

فَأْتُوا۟ بِكِتَـٰبِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ

Fe'tû bikitâbiküm in küntüm sâdikîn.

O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.

وَجَعَلُوا۟ بَيْنَهُۥ وَبَيْنَ ٱلْجِنَّةِ نَسَبًا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ ٱلْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ

Vece`alû beynehû vebeyne-lcinneti nesebâ. Velekad `alimeti-lcinnetü innehüm lemuhdarûn.

Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.

سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ

Sübhâne-llâhi `ammâ yesifûn.

Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ

İllâ `ibâde-llâhi-lmuhlesîn.

Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar).

فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ

Feinneküm vemâ ta`büdûn.

مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَـٰتِنِينَ

Mâ entüm `aleyhi bifâtinîn.

إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ ٱلْجَحِيمِ

İllâ men hüve sâli-lcehîm.

Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.

وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ

Vemâ minnâ illâ lehû mekâmüm ma`lûm.

وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلصَّآفُّونَ

Veinnâ lenahnu-ssâffûn.

وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلْمُسَبِّحُونَ

Veinnâ lenahnü-lmüsebbihûn.

(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.

وَإِن كَانُوا۟ لَيَقُولُونَ

Vein kânû leyekûlûn.

لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ

Lev enne `indenâ zikram mine-l'evvelîn.

لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ

Lekünnâ `ibâde-llâhi-lmuhlesîn.

(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."

فَكَفَرُوا۟ بِهِۦ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Fekeferû bih. Fesevfe ya`lemûn.

Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلْمُرْسَلِينَ

Velekad sebekat kelimetünâ li`ibâdine-lmürselîn.

إِنَّهُمْ لَهُمُ ٱلْمَنصُورُونَ

İnnehüm lehümü-lmensûrûn.

وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلْغَـٰلِبُونَ

Veinne cündenâ lehümü-lgâlibûn.

Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ

Fetevelle `anhüm hattâ hîn.

Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ

Veebsirhüm fesevfe yübsirûn.

Onlara (inecek azabı) gözetle. Yakında onlar da göreceklerdir.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

Efebi`azâbinâ yesta`cilûn.

Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلْمُنذَرِينَ

Feizâ nezele bisâhatihim fesâe sabâhu-lmünzerîn.

Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ

Vetevelle `anhüm hattâ hîn.

Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ

Veebsir fesevfe yübsirûn.

(İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.

سُبْحَـٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ

Sübhâne rabbike rabbi-l`izzeti `ammâ yesifûn.

Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.

وَسَلَـٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ

Veselâmün `ale-lmürselîn.

Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.

وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ

Velhamdü lillâhi rabbi-l`âlemîn.

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

YâsînSâd

Baştan sona dinle · Sâffât

0:00