Uygulamayı indir

Hicr

15. · 99 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 54الحجر

Hicr sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 15. sûresidir ve 99 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

الٓر ۚ تِلْكَ ءَايَـٰتُ ٱلْكِتَـٰبِ وَقُرْءَانٍ مُّبِينٍ

Elif-lâm-râ. Tilke âyâtü-lkitâbi vekur'ânim mübîn.

Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur'ân'ın âyetleridir.

رُّبَمَا يَوَدُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْ كَانُوا۟ مُسْلِمِينَ

Rubemâ yeveddü-llezîne keferû lev kânû müslimîn.

Bir zaman gelecek ki inkâr edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır.

ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا۟ وَيَتَمَتَّعُوا۟ وَيُلْهِهِمُ ٱلْأَمَلُ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Zerhüm ye'külû veyetemette`û veyülhihimü-l'emelü fesevfe ya`lemûn.

Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın ilerde bileceklerdir.

وَمَآ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ

Vemâ ehleknâ min karyetin illâ velehâ kitâbüm ma`lûm.

Biz hiçbir memleketi (Allah katında) bilinen bir zamanı olmaksızın helak etmedik.

مَّا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَـْٔخِرُونَ

Mâ tesbiku min ümmetin ecelehâ vemâ yeste'hirûn.

Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.

وَقَالُوا۟ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِى نُزِّلَ عَلَيْهِ ٱلذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ

Vekâlû yâ eyyühe-llezî nüzzile `aleyhi-zzikru inneke lemecnûn.

Dediler ki: "Ey kendisine Kur'ân indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun."

لَّوْ مَا تَأْتِينَا بِٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ

Lev mâ te'tînâ bilmelâiketi in künte mine-ssâdikîn.

"Eğer peygamberlik davanda doğru kimselerdensen, bize melekleri getirmeliydin."

مَا نُنَزِّلُ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَمَا كَانُوٓا۟ إِذًا مُّنظَرِينَ

Mâ nünezzilü-lmelâikete illâ bilhakki vemâ kânû izem münzarîn.

Biz o melekleri ancak, hak ile indiririz. Ve indirildikleri vakit de onlara (kâfirlere) hiç mühlet verilmez.

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا ٱلذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَـٰفِظُونَ

İnnâ nahnü nezzelne-zzikra veinnâ lehû lehâfizûn.

Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِى شِيَعِ ٱلْأَوَّلِينَ

Velekad erselnâ min kablike fî şiye`i-l'evvelîn.

Andolsun, senden önceki milletler arasında da peygamberler gönderdik.

وَمَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ

Vemâ ye'tîhim mir rasûlin illâ kânû bihî yestehziûn.

Onlara hiçbir peygamber gelmiyordu ki onunla alay etmiş olmasınlar.

كَذَٰلِكَ نَسْلُكُهُۥ فِى قُلُوبِ ٱلْمُجْرِمِينَ

Kezâlike neslükühû fî kulûbi-lmücrimîn.

Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.

لَا يُؤْمِنُونَ بِهِۦ ۖ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ ٱلْأَوَّلِينَ

Lâ yü'minûne bihî vekad halet sünnetü-l'evvelîn.

Kur'âna iman etmezler, halbuki öncekilerin sünneti (inanmadıkları için başlarına gelenler) gelip geçmiştir.

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَابًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَظَلُّوا۟ فِيهِ يَعْرُجُونَ

Velev fetahnâ `aleyhim bâbem mine-ssemâi fezallû fîhi ya`rucûn.

Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar,

لَقَالُوٓا۟ إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَـٰرُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَّسْحُورُونَ

Lekâlû innemâ sükkirat ebsârunâ bel nahnü kavmüm meshûrûn.

"Gözlerimiz perdelendi, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır" derler.

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِى ٱلسَّمَآءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّـٰهَا لِلنَّـٰظِرِينَ

Velekad ce`alnâ fi-ssemâi bürûcev vezeyyennâhâ linnâzirîn.

Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.

وَحَفِظْنَـٰهَا مِن كُلِّ شَيْطَـٰنٍ رَّجِيمٍ

Vehafiznâhâ min külli şeytânir racîm.

Ve göğü taşlanan bütün şeytanlardan koruduk.

إِلَّا مَنِ ٱسْتَرَقَ ٱلسَّمْعَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌ مُّبِينٌ

İllâ meni-steraka-ssem`a feetbe`ahû şihâbüm mübîn.

Ancak kulak hırsızlığı eden şeytan hariç, onu apaçık bir alev sütunu takip eder.

وَٱلْأَرْضَ مَدَدْنَـٰهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ وَأَنۢبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ شَىْءٍ مَّوْزُونٍ

Vel'arda medednâhâ veelkaynâ fîhâ ravâsiye veembetnâ fîhâ min külli şey'im mevzûn.

Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık ve oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada hikmetle ölçülmüş her şeyden bitkiler bitirdik.

وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَـٰيِشَ وَمَن لَّسْتُمْ لَهُۥ بِرَٰزِقِينَ

Vece`alnâ leküm fîhâ me`âyişe vemel lestüm lehû birâzikîn.

Orada hem sizin için, hem de sizin rızıklarını veremediğiniz kimseler için geçim yollarını yarattık.

وَإِن مِّن شَىْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَآئِنُهُۥ وَمَا نُنَزِّلُهُۥٓ إِلَّا بِقَدَرٍ مَّعْلُومٍ

Veim min şey'in illâ `indenâ hazâinüh. Vemâ nünezzilühû illâ bikaderim ma`lûm.

Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Fakat biz, onu ancak ihtiyaca göre, belli ölçülerde veririz.

وَأَرْسَلْنَا ٱلرِّيَـٰحَ لَوَٰقِحَ فَأَنزَلْنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَسْقَيْنَـٰكُمُوهُ وَمَآ أَنتُمْ لَهُۥ بِخَـٰزِنِينَ

Veerselne-rriyâha levâkiha feenzelnâ mine-ssemâi mâen feeskaynâkümûh. Vemâ entüm lehû bihâzinîn.

Biz rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirip sizi onunla suladık. O suyu hazinelerde tutan da siz değilsiniz.

وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْىِۦ وَنُمِيتُ وَنَحْنُ ٱلْوَٰرِثُونَ

Veinnâ lenahnü nuhyî venümîtü venahnü-lvârisûn.

Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.

وَلَقَدْ عَلِمْنَا ٱلْمُسْتَقْدِمِينَ مِنكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا ٱلْمُسْتَـْٔخِرِينَ

Velekad `alimne-lmüstakdimîne minküm velekad `alimne-lmüste'hirîn.

Andolsun ki biz, içinizden İslâm'da öne geçmek isteyenleri de biliriz, geri kalmak isteyenleri de biliriz.

وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ ۚ إِنَّهُۥ حَكِيمٌ عَلِيمٌ

Veinne rabbeke hüve yahşüruhüm. İnnehû hakîmün `alîm.

Şüphesiz Rabbin O'dur ki, onları kıyamet gününde hesaba çekmek için toplayacaktır. O, hikmet sahibidir, bilendir.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا ٱلْإِنسَـٰنَ مِن صَلْصَـٰلٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

Velekad halakne-l'insâne min salsâlim min hameim mesnûn.

Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

وَٱلْجَآنَّ خَلَقْنَـٰهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ ٱلسَّمُومِ

Velcânne halaknâhü min kablü min nâri-ssemûm.

Cinleri de daha önce insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen güçlü bir ateşten yarattık.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ إِنِّى خَـٰلِقٌۢ بَشَرًا مِّن صَلْصَـٰلٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

Veiz kâle rabbüke lilmelâiketi innî hâlikum beşeram min salsâlim min hameim mesnûn.

Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."

فَإِذَا سَوَّيْتُهُۥ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِى فَقَعُوا۟ لَهُۥ سَـٰجِدِينَ

Feizâ sevveytühû venefahtü fîhi mir rûhî feka`û lehû sâcidîn.

Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."

فَسَجَدَ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

Fesecede-lmelâiketü küllühüm ecme`ûn.

Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.

إِلَّآ إِبْلِيسَ أَبَىٰٓ أَن يَكُونَ مَعَ ٱلسَّـٰجِدِينَ

İllâ iblîs. Ebâ ey yekûne me`a-ssâcidîn.

Yalnız İblis hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.

قَالَ يَـٰٓإِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلَّا تَكُونَ مَعَ ٱلسَّـٰجِدِينَ

Kâle yâ iblîsü mâ leke ellâ tekûne me`a-ssâcidîn.

Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?"

قَالَ لَمْ أَكُن لِّأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُۥ مِن صَلْصَـٰلٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

Kâle lem ekül liescüde libeşerin halaktehû min salsâlim min hameim mesnûn.

İblis şöyle dedi: "Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemezdim."

قَالَ فَٱخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ

Kâle fahruc minhâ feinneke racîm.

Allah şöyle buyurdu: "Öyle ise oradan çık! Sen, artık kovulmuş birisin."

وَإِنَّ عَلَيْكَ ٱللَّعْنَةَ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلدِّينِ

Veinne `aleyke-lla`nete ilâ yevmi-ddîn.

"Kıyamet gününe kadar lanet senin üzerindedir."

قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ

Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yüb`asûn.

İblis: "Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver" dedi.

قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلْمُنظَرِينَ

Kâle feinneke mine-lmünzarîn.

Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin."

إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْوَقْتِ ٱلْمَعْلُومِ

İlâ yevmi-lvakti-lma`lûm.

"Allah katında bilinen vaktin gününe kadar..."

قَالَ رَبِّ بِمَآ أَغْوَيْتَنِى لَأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ

Kâle rabbi bimâ agveytenî leüzeyyinenne lehüm fi-l'ardi veleugviyennehüm ecme`în.

İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!"

إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ ٱلْمُخْلَصِينَ

İllâ `ibâdeke minhümü-lmuhlesîn.

"Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır."

قَالَ هَـٰذَا صِرَٰطٌ عَلَىَّ مُسْتَقِيمٌ

Kâle hâzâ sirâtun `aleyye müstekîm.

Allah şöyle buyurdu: "İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur."

إِنَّ عِبَادِى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَـٰنٌ إِلَّا مَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلْغَاوِينَ

İnne `ibâdî leyse leke `aleyhim sültânün illâ meni-ttebe`ake mine-lgâvîn.

"Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur."

وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ

Veinne cehenneme lemev`idühüm ecme`în.

"Şüphesiz ki onların hepsine vaad edilen yer cehennemdir."

لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَٰبٍ لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ

Lehâ seb`atü ebvâb. Likülli bâbim minhüm cüz'üm maksûm.

"Cehennemin yedi kapısı vardır. O kapıların herbiri için birer grup ayrılmıştır."

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ

İnne-lmüttekîne fî cennâtiv ve`uyûn.

Allahtan korkanlar, elbette cennetlerde ve pınarların başındadırlar.

ٱدْخُلُوهَا بِسَلَـٰمٍ ءَامِنِينَ

Üdhulûhâ biselâmin âminîn.

Onlara: "Selametle güven içinde oraya girin" denir.

وَنَزَعْنَا مَا فِى صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ إِخْوَٰنًا عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ

Veneza`nâ mâ fî sudûrihim min gillin ihvânen `alâ sürurim mütekâbilîn.

Biz o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.

لَا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُم مِّنْهَا بِمُخْرَجِينَ

Lâ yemessühüm fîhâ nesabüv vemâ hüm minhâ bimuhracîn.

Orada kendilerine hiçbir yorgunluk gelmeyecek. Oradan çıkarılacak da değillerdir.

۞ نَبِّئْ عِبَادِىٓ أَنِّىٓ أَنَا ٱلْغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ

Nebbi' `ibâdî ennî ene-lgafûru-rrahîm.

Kullarıma haber ver ki, gerçekten ben çok bağışlayıcı ve pek merhamet ediciyim.

وَأَنَّ عَذَابِى هُوَ ٱلْعَذَابُ ٱلْأَلِيمُ

Veenne `azâbî hüve-l`azâbü-l'elîm.

Bununla beraber azabım da çok acıklı bir azabdır. Bunları geçmişten bazı örneklerle açıklamak üzere:

وَنَبِّئْهُمْ عَن ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ

Venebbi'hüm `an dayfi ibrâhîm.

Hem o kullara, İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.

إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمًا قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجِلُونَ

İz dehalû `aleyhi fekâlû selâmâ. Kâle innâ minküm vecilûn.

Hani melekler, İbrahim'in yanına girdikleri zaman, "selam" demişler, İbrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" demişti.

قَالُوا۟ لَا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَـٰمٍ عَلِيمٍ

Kâlû lâ tevcel innâ nübeşşiruke bigulâmin `alîm.

Melekler: "Korkma! Gerçekten biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.

قَالَ أَبَشَّرْتُمُونِى عَلَىٰٓ أَن مَّسَّنِىَ ٱلْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ

Kâle ebeşşertümûnî `alâ em messeniye-lkiberu febime tübeşşirûn.

İbrahim dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelmişken, beni mi müjdeliyorsunuz, neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?"

قَالُوا۟ بَشَّرْنَـٰكَ بِٱلْحَقِّ فَلَا تَكُن مِّنَ ٱلْقَـٰنِطِينَ

Kâlû beşşernâke bilhakki felâ teküm mine-lkânitîn.

Melekler: "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Sakın Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerden olma!" dediler.

قَالَ وَمَن يَقْنَطُ مِن رَّحْمَةِ رَبِّهِۦٓ إِلَّا ٱلضَّآلُّونَ

Kâle vemey yaknetu mir rahmeti rabbihî ille-ddâllûn.

İbrahim dedi ki: "Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?"

قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ

Kâle femâ hatbüküm eyyühe-lmürselûn.

"Ey elçiler! Başka ne işiniz var?" dedi.

قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ

Kâlû innâ ürsilnâ ilâ kavmim mücrimîn.

Melekler şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavmi cezalandırmak için gönderildik.

إِلَّآ ءَالَ لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ أَجْمَعِينَ

İllâ âle lût. İnnâ lemüneccûhüm ecme`în.

Ancak Lût ailesi müstesnâdır. Biz, onların hepsini muhakkak kurtaracağız.

إِلَّا ٱمْرَأَتَهُۥ قَدَّرْنَآ ۙ إِنَّهَا لَمِنَ ٱلْغَـٰبِرِينَ

İlle-mraetehû kaddernâ innehâ lemine-lgâbirîn.

Yalnız Lût'un karısı müstesnâ, çünkü onun helak edilenlerle birlikte yok edilmesini takdir ettik.

فَلَمَّا جَآءَ ءَالَ لُوطٍ ٱلْمُرْسَلُونَ

Felemmâ câe âle lûtini-lmürselûn.

Melek olan elçiler, Lût kavmine gelince,

قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ

Kâle inneküm kavmüm münkerûn.

Lût dedi ki: "Doğrusu siz ürkülecek bir kavimsiniz."

قَالُوا۟ بَلْ جِئْنَـٰكَ بِمَا كَانُوا۟ فِيهِ يَمْتَرُونَ

Kâlû bel ci'nâke bimâ kânû fîhi yemterûn.

Elçiler dediler ki: "Bilakis biz sana onların şüphe ettiği azabı getirdik."

وَأَتَيْنَـٰكَ بِٱلْحَقِّ وَإِنَّا لَصَـٰدِقُونَ

Veeteynâke bilhakki veinnâ lesâdikûn.

"Sana gerçeği getirdik; biz elbette doğru söylüyoruz."

فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ ٱلَّيْلِ وَٱتَّبِعْ أَدْبَـٰرَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ وَٱمْضُوا۟ حَيْثُ تُؤْمَرُونَ

Feesri biehlike bikit`im mine-lleyli vettebi` edbârahüm velâ yeltefit minküm ehadüv vemdû haysü tü'merûn.

"Gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından yürü ve sizden kimse ardına bakmasın; istenen yere gidin."

وَقَضَيْنَآ إِلَيْهِ ذَٰلِكَ ٱلْأَمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَـٰٓؤُلَآءِ مَقْطُوعٌ مُّصْبِحِينَ

Vekadaynâ ileyhi zâlike-l'emra enne dâbira hâülâi maktû`um musbihîn.

Biz, Lût'a şu kesin emri vahyettik: "Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak kökleri kesilmiş olacaktır."

وَجَآءَ أَهْلُ ٱلْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ

Vecâe ehlü-lmedîneti yestebşirûn.

Şehir halkı, insan şeklindeki güzel yüzlü melekleri görünce, onlara iğrenç işlerini yapabileceklerini düşünüp sevinerek geldiler.

قَالَ إِنَّ هَـٰٓؤُلَآءِ ضَيْفِى فَلَا تَفْضَحُونِ

Kâle inne hâülâi dayfî felâ tefdahûn.

Lût, kavmine şöyle dedi: "Bunlar benim misafirlerimdir, beni rüsvay etmeyin."

وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ

Vetteku-llâhe velâ tuhzûn.

"Allah'tan korkun! Beni mahcub etmeyin."

قَالُوٓا۟ أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ ٱلْعَـٰلَمِينَ

Kâlû evelem nenheke `ani-l`âlemîn.

Lût kavmi şöyle dedi: "Biz sana kimsenin koruyuculuğunu yapmamanı söylememiş miydik?"

قَالَ هَـٰٓؤُلَآءِ بَنَاتِىٓ إِن كُنتُمْ فَـٰعِلِينَ

Kâle hâülâi benâtî in küntüm fâ`ilîn.

Lût şöyle dedi: "İşte kızlarım! Düşündüğünüzü yapacaksanız (onlarla evlenin).

لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِى سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

Le`amruke innehüm lefî sekratihim ya`mehûn.

Resulüm! Ömrüne yemin olsun ki gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.

فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ

Feehazethümu-ssayhatü müşrikîn.

Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakaladı.

فَجَعَلْنَا عَـٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ

Fece`alnâ `âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ `aleyhim hicâratem min siccîl.

Biz, onların şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَـٰتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ

İnne fî zâlike leâyâtil lilmütevessimîn.

Gerçekten bunda, düşünen keskin anlayışlılar için ibretler vardır.

وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُّقِيمٍ

Veinnehâ lebisebîlim mükîm.

Hem o Lût kavminin bulunduğu şehir harabesi bir yol üzerinde bulunmaktadır.

إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ

İnne fî zâlike leâyetel lilmü'minîn.

Şüphesiz ki, bunda iman edenler için bir ibret vardır.

وَإِن كَانَ أَصْحَـٰبُ ٱلْأَيْكَةِ لَظَـٰلِمِينَ

Vein kâne ashâbü-l'eyketi lezâlimîn.

Eyke halkı da gerçekten zalimlerdi.

فَٱنتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُّبِينٍ

Fentekamnâ minhüm. Veinnehümâ lebiimâmim mübîn.

Biz Eyke halkından da intikâm aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir.

وَلَقَدْ كَذَّبَ أَصْحَـٰبُ ٱلْحِجْرِ ٱلْمُرْسَلِينَ

Velekad kezzebe ashâbü-lhicri-lmürselîn.

Şüphesiz ki, Hıcr halkı da peygamberleri yalanladılar.

وَءَاتَيْنَـٰهُمْ ءَايَـٰتِنَا فَكَانُوا۟ عَنْهَا مُعْرِضِينَ

Veâteynâhüm âyâtinâ fekânû `anhâ mü`ridîn.

Biz, onlara âyetlerimizi vermiştik de onlar, yüz çeviriyorlardı

وَكَانُوا۟ يَنْحِتُونَ مِنَ ٱلْجِبَالِ بُيُوتًا ءَامِنِينَ

Vekânû yenhitûne mine-lcibâli büyûten âminîn.

Onlar, dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı.

فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ

Feehazethümu-ssayhatü musbihîn.

Onları da sabahleyin korkunç bir çığlık yakaladı.

فَمَآ أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ

Femâ agnâ `anhüm mâ kânû yeksibûn.

Kazanmakta oldukları şeyler, onlardan hiçbir zararı savmadı.

وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَآ إِلَّا بِٱلْحَقِّ ۗ وَإِنَّ ٱلسَّاعَةَ لَـَٔاتِيَةٌ ۖ فَٱصْفَحِ ٱلصَّفْحَ ٱلْجَمِيلَ

Vemâ halakne-ssemâvâti vel'arda vemâ beynehümâ illâ bilhakki. Veinne-ssâ`ate leâtiyetün fasfehi-ssafha-lcemîl.

Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki, kıyamet kopacaktır. (Ey Peygamber!) Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et.

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ ٱلْخَلَّـٰقُ ٱلْعَلِيمُ

İnne rabbeke hüve-lhallâku-l`alîm.

Şüphesiz Rabbin kemaliyle yaratandır ve iyi bilendir.

وَلَقَدْ ءَاتَيْنَـٰكَ سَبْعًا مِّنَ ٱلْمَثَانِى وَٱلْقُرْءَانَ ٱلْعَظِيمَ

Velekad âteynâke seb`am mine-lmesânî velkur'âne-l`azîm.

Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik.

لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعْنَا بِهِۦٓ أَزْوَٰجًا مِّنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَٱخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ

Lâ temüddenne `ayneyke ilâ mâ metta`nâ bihî ezvâcem minhüm velâ tahzen `aleyhim vahfid cenâhake lilmü'minîn.

Sakın o kâfirlerden birtakımlarına verip de kendilerini zevklendirdiğimiz şeye (mal ve servete) heveslenip göz dikeyim deme. Onlardan dolayı üzülme. Müminlere merhamet kanatlarını indir.

وَقُلْ إِنِّىٓ أَنَا ٱلنَّذِيرُ ٱلْمُبِينُ

Vekul innî ene-nnezîru-lmübîn.

De ki: "Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım."

كَمَآ أَنزَلْنَا عَلَى ٱلْمُقْتَسِمِينَ

Kemâ enzelnâ `ale-lmuktesimîn.

(İnanmazsanız başınıza) tıpkı o taksimcilere (yahudi ve hıristiyanlara) indirdiğimiz azap gibi (bir azab inecektir).

ٱلَّذِينَ جَعَلُوا۟ ٱلْقُرْءَانَ عِضِينَ

Ellezîne ce`alü-lkur'âne `idîn.

Onlar, Kur'ân'ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak onu kısım kısım böldüler.

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ

Feverabbike lenes'elennehüm ecme`în.

عَمَّا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ

`Ammâ kânû ya`melûn.

Rabbin hakkı için biz, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı hesaba çekeceğiz.

فَٱصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ ٱلْمُشْرِكِينَ

Fasda` bimâ tü'meru vea`rid `ani-lmüşrikîn.

Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.

إِنَّا كَفَيْنَـٰكَ ٱلْمُسْتَهْزِءِينَ

İnnâ kefeynâke-lmüstehziîn.

Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.

ٱلَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Ellezîne yec`alûne me`a-llâhi ilâhen âhar. Fesevfe ya`lemûn.

Onlar Allah ile birlikte başkasını ilâh edinenlerdir. Onlar yakında bileceklerdir.

وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ

Velekad na`lemü enneke yedîku sadruke bimâ yekûlûn.

Gerçekten biliriz ki, onların söylediklerine göğsün daralıyor.

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُن مِّنَ ٱلسَّـٰجِدِينَ

Fesebbih bihamdi rabbike veküm mine-ssâcidîn.

O halde Rabbini hamd ile tesbih et. Ve secde edenlerden ol.

وَٱعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّىٰ يَأْتِيَكَ ٱلْيَقِينُ

Va`büd rabbeke hattâ ye'tiyeke-lyekîn.

Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

İbrâhimNahl

Baştan sona dinle · Hicr

0:00