Uygulamayı indir

Tâ-Hâ

20. · 135 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 45طه

Tâ-Hâ sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 20. sûresidir ve 135 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

طه

Tâ-hâ.

Tâ, Hâ,

مَآ أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ لِتَشْقَىٰٓ

Mâ enzelnâ `aleyke-lkur'âne liteşkâ.

Ey Muhammed! Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik.

إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَىٰ

İllâ tezkiratel limey yahşâ.

Ancak Allah'tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)

تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ ٱلْأَرْضَ وَٱلسَّمَـٰوَٰتِ ٱلْعُلَى

Tenzîlem mimmen haleka-l'arda vessemâvâti-l`ulâ.

Yeri ve yüce gökleri yaratanın katından yavaş yavaş bir indirilişle (onu) indirdik.

ٱلرَّحْمَـٰنُ عَلَى ٱلْعَرْشِ ٱسْتَوَىٰ

Errahmânü `ale-l`arşi-stevâ.

O Rahmân (kudret ve hakimiyyetiyle) Arş'a hakim oldu.

لَهُۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ ٱلثَّرَىٰ

Lehû mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'ardi vemâ beynehümâ vemâ tahte-sserâ.

Bütün göklerde olanlar, bütün yerdekiler, bu ikisinin arasında ve toprağın altıda bulunanlar O'nundur.

وَإِن تَجْهَرْ بِٱلْقَوْلِ فَإِنَّهُۥ يَعْلَمُ ٱلسِّرَّ وَأَخْفَى

Vein techer bilkavli feinnehû ya`lemü-ssirra veahfâ.

Sen (Allah'a ettiğin dua ve zikirle) sesini yükseltirsen (bilki Allah bundan mustağnîdir.). Çünkü O şüphesiz gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.

ٱللَّهُ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ لَهُ ٱلْأَسْمَآءُ ٱلْحُسْنَىٰ

Allâhü lâ ilâhe illâ hû. Lehü-l'esmâü-lhusnâ.

Allah O'dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur.

وَهَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ مُوسَىٰٓ

Vehel etâke hadîsü mûsâ.

(Habîbim!) Musa'nın (başından geçen hayat) hikayesi sana geldi mi?

إِذْ رَءَا نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ ٱمْكُثُوٓا۟ إِنِّىٓ ءَانَسْتُ نَارًا لَّعَلِّىٓ ءَاتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى ٱلنَّارِ هُدًى

İz raâ nâran fekâle liehlihi-mküsû innî ânestü nâral le`allî âtîküm minhâ bikabesin ev ecidü `ale-nnâri hüdâ.

Hani o bir ateş görmüştü de, ailesine: "Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum" demişti.

فَلَمَّآ أَتَىٰهَا نُودِىَ يَـٰمُوسَىٰٓ

Felemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ.

Ateşe vardığı zaman şöyle çağrıldı: "Ey Musa!

إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى

İnnî ene rabbüke fahla` na`leyk. İnneke bilvâdi-lmükaddesi tuvâ.

"Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın."

وَأَنَا ٱخْتَرْتُكَ فَٱسْتَمِعْ لِمَا يُوحَىٰٓ

Veene-htertüke festemi` limâ yûhâ.

"Ben seni seçtim, şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle."

إِنَّنِىٓ أَنَا ٱللَّهُ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعْبُدْنِى وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِذِكْرِىٓ

İnnenî ene-llâhü lâ ilâhe illâ ene fa`büdnî veekimi-ssalâte lizikrî.

Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.

إِنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا تَسْعَىٰ

İnne-ssâ`ate âtiyetün ekâdü uhfîhâ litüczâ küllü nefsim bimâ tes`â.

Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün.

فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَن لَّا يُؤْمِنُ بِهَا وَٱتَّبَعَ هَوَىٰهُ فَتَرْدَىٰ

Felâ yesuddenneke `anhâ mel lâ yü'minü bihâ vettebe`a hevâhü feterdâ.

Sakın kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun.

وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَـٰمُوسَىٰ

Vemâ tilke biyemînike yâ mûsâ.

Ey Musa! Sağ elindeki nedir?

قَالَ هِىَ عَصَاىَ أَتَوَكَّؤُا۟ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَىٰ غَنَمِى وَلِىَ فِيهَا مَـَٔارِبُ أُخْرَىٰ

Kâle hiye `asây. Etevekkeü `aleyhâ veehüşşü bihâ `alâ ganemî veliye fîhâ meâribü uhrâ.

Musa dedi: "O benim asâm (değneğim) dır, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda başka hacetlerim (faydalanacağım şeyler) de var"

قَالَ أَلْقِهَا يَـٰمُوسَىٰ

Kâle elkihâ yâ mûsâ.

Allah: "Ey Musa! onu (yere) bırak"dedi.

فَأَلْقَىٰهَا فَإِذَا هِىَ حَيَّةٌ تَسْعَىٰ

Feelkâhâ feizâ hiye hayyetün tes`â.

Musa da onu bıraktı, bir de ne görsün! o bir yılan olmuş koşuyor.

قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ ۖ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا ٱلْأُولَىٰ

Kâle huzhâ velâ tehaf. Senü`îdühâ sîratehe-l'ûlâ.

Allah buyurdu ki: "Tut onu, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz"

وَٱضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَآءَ مِنْ غَيْرِ سُوٓءٍ ءَايَةً أُخْرَىٰ

Vadmüm yedeke ilâ cenâhike tahruc beydâe min gayri sûin âyeten uhrâ.

"Bir de diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusursuz olarak bembeyaz çıksın."

لِنُرِيَكَ مِنْ ءَايَـٰتِنَا ٱلْكُبْرَى

Linüriyeke min âyâtine-lkübrâ.

"Bunları sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık."

ٱذْهَبْ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ

İzheb ilâ fir`avne innehû tagâ.

"Firavun'a git, çünkü o hakikaten azdı."

قَالَ رَبِّ ٱشْرَحْ لِى صَدْرِى

Kâle rabbi-şrah lî sadrî.

Musa dedi ki: "Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver,

وَيَسِّرْ لِىٓ أَمْرِى

Veyessir lî emrî.

İşimi kolaylaştır,

وَٱحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِى

Vahlül `ukdetem mil lisânî.

Dilimden düğümü çöz

يَفْقَهُوا۟ قَوْلِى

Yefkahû kavlî.

Ki, sözümü iyi anlasınlar.

وَٱجْعَل لِّى وَزِيرًا مِّنْ أَهْلِى

Vec`al lî vezîram min ehlî.

Bir de bana ailemden bir vezir ver.

هَـٰرُونَ أَخِى

Hârûne ehî.

Kardeşim Harun'u (ver).

ٱشْدُدْ بِهِۦٓ أَزْرِى

Üşdüd bihî ezrî.

Onunla arkamı kuvvetlendir.

وَأَشْرِكْهُ فِىٓ أَمْرِى

Veeşrikhü fî emrî.

(Elçilik) işimde onu bana ortak et.

كَىْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا

Key nüsebbihake kesîrâ.

Ki seni çok tesbih edelim.

وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا

Venezkürake kesîrâ.

Seni çok analım.

إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا

İnneke künte binâ besîrâ.

Şüphe yok ki sen bizi görüp duruyorsun."

قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَـٰمُوسَىٰ

Kâle kad ûtîte sü'leke yâ mûsâ.

Allah buyurdu: "Ey Musa! Dilediğin (şeyler) sana verildi."

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَىٰٓ

Velekad menennâ `aleyke merraten uhrâ.

"And olsun biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik"

إِذْ أَوْحَيْنَآ إِلَىٰٓ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰٓ

İz evhaynâ ilâ ümmike mâ yûhâ.

Hani bir vakit ilham edilmesi gereken (ancak ilham ile bilinebilen) şu ilhamı annene verdik:

أَنِ ٱقْذِفِيهِ فِى ٱلتَّابُوتِ فَٱقْذِفِيهِ فِى ٱلْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ ٱلْيَمُّ بِٱلسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِّى وَعَدُوٌّ لَّهُۥ ۚ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّى وَلِتُصْنَعَ عَلَىٰ عَيْنِىٓ

Eni-kzifîhi fi-ttâbûti fakzifîhi fi-lyemmi felyülkihi-lyemmü bissâhili ye'huzhü `adüvvül lî ve`adüvvul leh. Veelkaytü `aleyke mehabbetem minnî. Velitusne`a `alâ `aynî.

"Onu (Musa'yı) tabut içine koy da denize bırak. Deniz de onu sahile atsın. Onu hem bana düşman, hem ona düşman olan biri alsın." Bir de benim gözetimim altında yetiştirilmen için, üzerine katımdan bir sevgi bırakmıştım. (Ey Musa!)

إِذْ تَمْشِىٓ أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ مَن يَكْفُلُهُۥ ۖ فَرَجَعْنَـٰكَ إِلَىٰٓ أُمِّكَ كَىْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ ۚ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَـٰكَ مِنَ ٱلْغَمِّ وَفَتَنَّـٰكَ فُتُونًا ۚ فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِىٓ أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَىٰ قَدَرٍ يَـٰمُوسَىٰ

İz temşî uhtüke fetekûlü hel edüllüküm `alâ mey yekfülüh. Feraca`nâke ilâ ümmike key tekarra `aynühâ velâ tahzen. Vekatelte nefsen fenecceynâke mine-lgammi vefetennâke fütûnâ. Felebiste sinîne fî ehli medyene sümme ci'te `alâ kaderiy yâ mûsâ.

Hani kız kardeşin (Firavun'un sarayına) giderek: "Ona bakacak birini size buluvereyim mi? diyordu. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin. Hem sen, bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık. Seni çeşitli musibetlerle imtihan ettik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra ey Musa! Belli bir çağa (peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa) geldin.

وَٱصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِى

Vastana`tüke linefsî.

Ben, seni kendime (peygamber) seçtim.

ٱذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِـَٔايَـٰتِى وَلَا تَنِيَا فِى ذِكْرِى

İzheb ente veehûke biâyâtî velâ teniyâ fî zikrî.

Sen kardeşinle birlikte mucizelerimle git. İkiniz de beni anmakta gevşeklik etmeyin.

ٱذْهَبَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ

İzhebâ ilâ fir`avne innehû tagâ.

Firavun'a gidin, çünkü o gerçekten azdı.

فَقُولَا لَهُۥ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُۥ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ

Fekûlâ lehû kavlel leyyinel le`allehû yetezekkeru ev yahşâ.

Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler, yahut korkar.

قَالَا رَبَّنَآ إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَآ أَوْ أَن يَطْغَىٰ

Kâlâ rabbenâ innenâ nehâfü ey yefruta `aleynâ ev ey yatgâ.

(Musa ile Harun) "Rabbimiz! Onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından korkarız" dediler.

قَالَ لَا تَخَافَآ ۖ إِنَّنِى مَعَكُمَآ أَسْمَعُ وَأَرَىٰ

Kâle lâ tehâfâ innenî me`akümâ esme`u veerâ.

Allah buyurdu ki: "Korkmayın, zira ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm."

فَأْتِيَاهُ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ ۖ قَدْ جِئْنَـٰكَ بِـَٔايَةٍ مِّن رَّبِّكَ ۖ وَٱلسَّلَـٰمُ عَلَىٰ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلْهُدَىٰٓ

Fe'tiyâhü fekûlâ innâ rasûlâ rabbike feersil me`anâ benî isrâîle velâ tü`azzibhüm. Kad ci'nâke biâyetim mir rabbik. Vesselâmü `alâ meni-ttebe`a-lhüdâ.

Hemen gidin de Firavun'a deyin ki: "Biz Rabbinin (sana gönderilen) elçileriyiz. Artık İsrailoğulları'nı bizimle gönder, onlara azab etme; biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selam doğru yolda gidenleredir."

إِنَّا قَدْ أُوحِىَ إِلَيْنَآ أَنَّ ٱلْعَذَابَ عَلَىٰ مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ

İnnâ kad ûhiye ileynâ enne-l`azâbe `alâ men kezzebe vetevellâ.

"Bize kesin olarak vahyolundu ki, azab şüphesiz (gerçeği) inkâr edip ona sırt çevirenleredir."

قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَـٰمُوسَىٰ

Kâle femer rabbükümâ yâ mûsâ.

Firavun: "Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?" dedi.

قَالَ رَبُّنَا ٱلَّذِىٓ أَعْطَىٰ كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُۥ ثُمَّ هَدَىٰ

Kâle rabbüne-llezî a`tâ külle şey'in halkahû sümme hedâ.

Musa: "Bizim Rabbimiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir." dedi.

قَالَ فَمَا بَالُ ٱلْقُرُونِ ٱلْأُولَىٰ

Kâle femâ bâlü-lkurûni-l'ûlâ.

Firavun: "Öyleyse geçmiş asırlar (daki insanlar)ın durumu nedir?" dedi.

قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّى فِى كِتَـٰبٍ ۖ لَّا يَضِلُّ رَبِّى وَلَا يَنسَى

Kâle `ilmühâ `inde rabbî fî kitâb. Lâ yedillü rabbî velâ yensâ.

Musa dedi ki: "Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitapta (yazılı)dır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz."

ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَخْرَجْنَا بِهِۦٓ أَزْوَٰجًا مِّن نَّبَاتٍ شَتَّىٰ

Ellezî ce`ale lekümü-l'arda mehdev veseleke leküm fîhâ sübülev veenzele mine-ssemâi mââ. Feahracnâ bihî ezvâcem min nebetin şettâ.

"Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indiren O'dur." İşte biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.

كُلُوا۟ وَٱرْعَوْا۟ أَنْعَـٰمَكُمْ ۗ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَـٰتٍ لِّأُو۟لِى ٱلنُّهَىٰ

Külû ver`av en`âmeküm. İnne fî zâlike leâyâtil liüli-nnühâ.

Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Akıl sahibleri için bunda nice ibretler vardır!

۞ مِنْهَا خَلَقْنَـٰكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَىٰ

Minhâ halaknâküm vefîhâ nü`îdüküm veminhâ nuhricüküm târaten uhrâ.

Sizi yerden (topraktan) yarattık, yine (ölümünüzden sonra) ona döndüreceğiz. Hem de ondan sizi bir kere daha çıkaracağız.

وَلَقَدْ أَرَيْنَـٰهُ ءَايَـٰتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَىٰ

Velekad eraynâhü âyâtinâ küllehâ fekezzebe veebâ.

And olsun ki, biz, Firavun'a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Böyle iken o yine onları yalan sayıp kabulden çekindi.

قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَـٰمُوسَىٰ

Kâle eci'tenâ lituhricenâ min ardinâ bisihrike yâ mûsâ.

(Firavun Musa'ya şöyle) dedi: "Ey Musa! Sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize?"

فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِّثْلِهِۦ فَٱجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَّا نُخْلِفُهُۥ نَحْنُ وَلَآ أَنتَ مَكَانًا سُوًى

Felene'tiyenneke bisihrim mislihî fec`al beynenâ vebeyneke mev`idel lâ nuhlifühû nahnü velâ ente mekânen süvâ.

"O halde biz de senin sihrin gibi bir sihirle sana geleceğiz (karşına çıkacağız); şimdi bizimle senin aranda bir vakit ve bir buluşma yeri tayin et ki; ne senin, ne bizim caymayacağımız uygun bir yer olsun."

قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ ٱلزِّينَةِ وَأَن يُحْشَرَ ٱلنَّاسُ ضُحًى

Kâle mev`idüküm yevmü-zzîneti veey yuhşera-nnâsü duhâ.

Musa: "Sizinle buluşma zamanı, süs (bayramı) günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir." dedi.

فَتَوَلَّىٰ فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُۥ ثُمَّ أَتَىٰ

Fetevellâ fir`avnü feceme`a keydehû sümme etâ.

Bunun üzerine Firavun döndü gitti ve bütün hile vasıtalarını topladıktan sonra geldi.

قَالَ لَهُم مُّوسَىٰ وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُم بِعَذَابٍ ۖ وَقَدْ خَابَ مَنِ ٱفْتَرَىٰ

Kâle lehüm mûsâ veyleküm lâ tefterû `ale-llâhi keziben feyüshiteküm bi`azâb. Vekad hâbe meni-fterâ.

Musa onlara dedi ki: "Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydur mayın. Sonra bir azab ile kökünüzü keser. Gerçekten (Allah'a) iftira eden hüsrana uğramıştır."

فَتَنَـٰزَعُوٓا۟ أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ وَأَسَرُّوا۟ ٱلنَّجْوَىٰ

Fetenâza`û emrahüm beynehüm veeserrü-nnecvâ.

Sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular

قَالُوٓا۟ إِنْ هَـٰذَٰنِ لَسَـٰحِرَٰنِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ ٱلْمُثْلَىٰ

Kâlû in hâzâni lesâhirâni yürîdâni ey yuhricâküm min ardiküm bisihrihimâ veyezhebâ bitarîkatikümü-lmüslâ.

(Sihirbazlar daha sonra Musa ve Harun'u göstererek şöyle) dediler: "Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve de örnek dininizi yok etmek istiyorlar."

فَأَجْمِعُوا۟ كَيْدَكُمْ ثُمَّ ٱئْتُوا۟ صَفًّا ۚ وَقَدْ أَفْلَحَ ٱلْيَوْمَ مَنِ ٱسْتَعْلَىٰ

Feecmi`û keydeküm sümme-'tû saffâ. Vekad efleha-lyevme meni-sta`lâ.

"Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra hep bir sıra halinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak zafer kazanmıştır."

قَالُوا۟ يَـٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلْقِىَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَلْقَىٰ

Kâlû yâ mûsâ immâ en tülkiye veimmâ en nekûne evvele men elkâ.

Sihirbazlar: "Ey Musa! Ya sen at, yahud ilk atan biz olalım" dediler.

قَالَ بَلْ أَلْقُوا۟ ۖ فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَىٰ

Kâle bel elkû. Feizâ hibâlühüm ve`isiyyühüm yühayyelü ileyhi min sihrihim ennehâ tes`â.

Musa dedi ki: "Hayır, siz atın." Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine sanki yürüyorlarmış gibi geldi.

فَأَوْجَسَ فِى نَفْسِهِۦ خِيفَةً مُّوسَىٰ

Feevcese fî nefsihî hîfetem mûsâ.

Bu yüzden Musa içinde bir korku hissetti.

قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْأَعْلَىٰ

Kulnâ lâ tehaf inneke ente-l'a`lâ.

Biz dedik ki: "Korkma, çünkü sen muhakkak üstünsün (galib geleceksin) "

وَأَلْقِ مَا فِى يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوٓا۟ ۖ إِنَّمَا صَنَعُوا۟ كَيْدُ سَـٰحِرٍ ۖ وَلَا يُفْلِحُ ٱلسَّاحِرُ حَيْثُ أَتَىٰ

Veelki mâ fî yemînike telkaf mâ sane`û. İnnemâ sane`û keydü sâhir. Velâ yüflihu-ssâhiru haysü etâ.

"Sağ elindekini atıver, o, onların yaptıklarını yutar. Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nerede olursa olsun başarıya ulaşamaz."

فَأُلْقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا بِرَبِّ هَـٰرُونَ وَمُوسَىٰ

Feülkiye-sseharatü sücceden kâlû âmennâ birabbi hârûne vemûsâ.

Sonunda bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, "Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik" dediler.

قَالَ ءَامَنتُمْ لَهُۥ قَبْلَ أَنْ ءَاذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِى عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحْرَ ۖ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَـٰفٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِى جُذُوعِ ٱلنَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَآ أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ

Kâle âmentüm lehû kable en âzene leküm. İnnehû lekebîrukümü-llezî `allemekümü-ssihr. Feleükatti`anne eydiyeküm veercüleküm min hilâfiv veleüsallibenneküm fî cüzû`i-nnahl. Veleta`lemünne eyyünâ eşeddü `azâbev veebkâ.

Firavun: "Ben size izin vermeden mi ona iman ettiniz? O, muhakkak size sihir öğreten büyüğünüzdür. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Böylece hangimizin azabının daha şiddetli ve devamlı olduğunu bileceksiniz" dedi.

قَالُوا۟ لَن نُّؤْثِرَكَ عَلَىٰ مَا جَآءَنَا مِنَ ٱلْبَيِّنَـٰتِ وَٱلَّذِى فَطَرَنَا ۖ فَٱقْضِ مَآ أَنتَ قَاضٍ ۖ إِنَّمَا تَقْضِى هَـٰذِهِ ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَآ

Kâlû len nü'sirake `alâ mâ câenâ mine-lbeyyinâti vellezî fetaranâ fakdi mâ ente kâd. İnnemâ takdî hâzihi-lhayâte-ddünyâ.

(İman eden sihirbazlar şöyle) dediler: "Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yaratana karşı, asla seni tercih edemeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin."

إِنَّآ ءَامَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَـٰيَـٰنَا وَمَآ أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ ٱلسِّحْرِ ۗ وَٱللَّهُ خَيْرٌ وَأَبْقَىٰٓ

İnnâ âmennâ birabbinâ liyagfira lenâ hatâyânâ vemâ ekrahtenâ `aleyhi mine-ssihr. Vellâhü hayruv veebkâ.

"Doğrusu biz hem günahlarımıza, hem bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Allah (sevabça senden) daha hayırlı ve (azab verme bakımından da) daha devamlıdır."

إِنَّهُۥ مَن يَأْتِ رَبَّهُۥ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُۥ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ

İnnehû mey ye'ti rabbehû mücrimen feinne lehû cehennem. Lâ yemûtü fîhâ velâ yahyâ.

Her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de dirilir.

وَمَن يَأْتِهِۦ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فَأُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمُ ٱلدَّرَجَـٰتُ ٱلْعُلَىٰ

Vemey ye'tihî mü'minen kad `amile-ssâlihâti feülâike lehümü-dderacâtü-l`ulâ.

Kim de ona bir mümin olarak salih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler vardır.

جَنَّـٰتُ عَدْنٍ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَـٰرُ خَـٰلِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ جَزَآءُ مَن تَزَكَّىٰ

Cennâtü `adnin tecrî min tahtihe-l'enhâru hâlidîne fîhâ. Vezâlike cezâü men tezekkâ.

Adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar, onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, (küfür ve isyandan) arınanların mükafatıdır. Meâli Şerifi

وَلَقَدْ أَوْحَيْنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِى فَٱضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِى ٱلْبَحْرِ يَبَسًا لَّا تَخَـٰفُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَىٰ

Velekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi`ibâdî fadrib lehüm tarîkan fi-lbahri yebesâ. Lâ tehâfü derakev velâ tahşâ.

Gerçekten Musa'ya şöyle vahyettik: "Kullarımla geceleyin yürü (Mısır'dan çık) de (asânı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç; (artık firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin."

فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِۦ فَغَشِيَهُم مِّنَ ٱلْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ

Feetbe`ahüm fir`avnü bicünûdihî fegaşiyehüm mine-lyemmi mâ gaşiyehüm.

Firavun ordularıyla hemen onları takip etti, denizden kendilerini sarıveren (korkunç boğulma) sarıverdi

وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُۥ وَمَا هَدَىٰ

Veedalle fir`avnü kavmehû vemâ hedâ.

Böylece Firavun kavmini yanlış yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.

يَـٰبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ قَدْ أَنجَيْنَـٰكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ وَوَٰعَدْنَـٰكُمْ جَانِبَ ٱلطُّورِ ٱلْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ ٱلْمَنَّ وَٱلسَّلْوَىٰ

Yâ benî isrâîle kad enceynâküm min `adüvviküm veve`adnâküm cânibe-ttûri-l'eymene venezzelnâ `aleykümü-lmenne vesselvâ.

Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik, üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.

كُلُوا۟ مِن طَيِّبَـٰتِ مَا رَزَقْنَـٰكُمْ وَلَا تَطْغَوْا۟ فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِى ۖ وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِى فَقَدْ هَوَىٰ

Külû min tayyibâti mâ razaknâküm velâ tatgav fîhi feyehille `aleyküm gadabî. Vemey yahlil `aleyhi gadabî fekad hevâ.

Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyin ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o mahvolur.

وَإِنِّى لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحًا ثُمَّ ٱهْتَدَىٰ

Veinnî legaffârul limen tâbe veâmene ve`amile sâlihan sümme-htedâ.

Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.

۞ وَمَآ أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَـٰمُوسَىٰ

Vemâ a`celeke `an kavmike yâ mûsâ.

"Ey Musa! Seni kavminden (ayırıp) daha çabuk (gelmeye) sevkeden nedir?" (dedik.)

قَالَ هُمْ أُو۟لَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَىٰ

Kâle hüm ülâi `alâ eserî ve`aciltü ileyke rabbi literdâ.

Musa: "Onlar benim izimdeler (arkamdan beni takip edip geliyorlar). Ben sana acele ettim (geldim) ki, hoşnud olasın" dedi.

قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنۢ بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ ٱلسَّامِرِىُّ

Kâle feinnâ kad fetennâ kavmeke mim ba`dike veedallehümü-ssâmiriyy.

Allah: "Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı" dedi.

فَرَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوْمِهِۦ غَضْبَـٰنَ أَسِفًا ۚ قَالَ يَـٰقَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا ۚ أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ ٱلْعَهْدُ أَمْ أَرَدتُّمْ أَن يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُم مَّوْعِدِى

Ferace`a mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifâ. Kâle yâ kavmi elem ye`idküm rabbüküm va`den hasenâ. Efetâle `aleykümü-l`ahdü em erattüm ey yehille `aleyküm gadabüm mir rabbiküm feahleftüm mev`idî.

Hemen Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?"

قَالُوا۟ مَآ أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَـٰكِنَّا حُمِّلْنَآ أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ ٱلْقَوْمِ فَقَذَفْنَـٰهَا فَكَذَٰلِكَ أَلْقَى ٱلسَّامِرِىُّ

Kâlû mâ ahlefnâ mev`ideke bimelkinâ velâkinnâ hummilnâ evzâram min zîneti-lkavmi fekazefnâhâ fekezâlike elka-ssâmiriyy.

Onlar dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı."

فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَّهُۥ خُوَارٌ فَقَالُوا۟ هَـٰذَآ إِلَـٰهُكُمْ وَإِلَـٰهُ مُوسَىٰ فَنَسِىَ

Feahrace lehüm `iclen cesedel lehû huvârun fekâlû hâzâ ilâhüküm veilâhü mûsâ fenesî.

Nihayet Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Bunun üzerine Sâmirî ve adamları: "İşte sizin de, Musa'nın da ilâhı budur, ama o unuttu" dediler.

أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا

Efelâ yeravne ellâ yerci`u ileyhim kavlev velâ yemlikü lehüm darrav velâ nef`â.

Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu.

وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَـٰرُونُ مِن قَبْلُ يَـٰقَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِۦ ۖ وَإِنَّ رَبَّكُمُ ٱلرَّحْمَـٰنُ فَٱتَّبِعُونِى وَأَطِيعُوٓا۟ أَمْرِى

Velekad kâle lehüm hârûnü min kablü yâ kavmi innemâ fütintüm bih. Veinne rabbekümü-rrahmânü fettebi`ûnî veetî`û emrî.

And olsun ki Harun daha önce onlara: "Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin" demişti.

قَالُوا۟ لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَـٰكِفِينَ حَتَّىٰ يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَىٰ

Kâlû len nebraha `aleyhi `âkifîne hattâ yerci`a ileynâ mûsâ.

Onlar (cevap olarak şöyle) demişlerdi: "Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya elbette devam edeceğiz."

قَالَ يَـٰهَـٰرُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوٓا۟

Kâle yâ hârûnü mâ mene`ake iz raeytehüm dallû.

(Musa gelince kardeşine şöyle) dedi: "Ey Harun! bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni engelleyen ne oldu?"

أَلَّا تَتَّبِعَنِ ۖ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِى

Ellâ tettebi`an. Efe`asayte emrî.

"(Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?"

قَالَ يَبْنَؤُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِى وَلَا بِرَأْسِىٓ ۖ إِنِّى خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِى

Kâle yebneümme lâ te'huz bilihyetî velâ bira'sî. İnnî haşîtü en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle velem terkub kavlî.

Harun: "Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın' diyeceğinden korktum." dedi.

قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَـٰسَـٰمِرِىُّ

Kâle femâ hatbüke yâ sâmiriyy.

(Hz. Musa bu defa Sâmirî'ye dönerek) "Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?" dedi.

قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا۟ بِهِۦ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ ٱلرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَٰلِكَ سَوَّلَتْ لِى نَفْسِى

Kâle besurtü bimâ lem yebsurû bihî fekabadtü kabdatem min eseri-rrasûli fenebeztühâ vekezâlike sevvelet lî nefsî.

Sâmirî: "Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilâhî elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi" dedi.

قَالَ فَٱذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِى ٱلْحَيَوٰةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ ۖ وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّن تُخْلَفَهُۥ ۖ وَٱنظُرْ إِلَىٰٓ إِلَـٰهِكَ ٱلَّذِى ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا ۖ لَّنُحَرِّقَنَّهُۥ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُۥ فِى ٱلْيَمِّ نَسْفًا

Kâle fezheb feinne leke fi-lhayâti en tekûle lâ misâs. Veinne leke mev`idel len tuhlefeh. Venzur ilâ ilâhike-llezî zalte `aleyhi `âkifâ. Lenüharrikannehû sümme lenensifennehû fi-lyemmi nesfâ.

(Musa ona şöyle) dedi: "Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, 'benimle temas yok' diye söylemen var (bir vahşi gibi yapayalnız yaşamağa mahkum olacaksın). Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak; elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edip muhakkak onu denize savuracağız."

إِنَّمَآ إِلَـٰهُكُمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِى لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ۚ وَسِعَ كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا

İnnemâ ilâhükümü-llâhü-llezî lâ ilâhe illâ hû. Vesi`a külle şey'in `ilmâ.

Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'dır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.

كَذَٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنۢبَآءِ مَا قَدْ سَبَقَ ۚ وَقَدْ ءَاتَيْنَـٰكَ مِن لَّدُنَّا ذِكْرًا

Kezâlike nekussu `aleyke min embâi mâ kad sebek. Vekad âteynâke mil ledünnâ zikrâ.

(Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir (düşünüp kendisinden ibret alınacak bir kitab) verdik.

مَّنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُۥ يَحْمِلُ يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ وِزْرًا

Men a`rada `anhü feinnehû yahmilü yevme-lkiyâmeti vizrâ.

Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.

خَـٰلِدِينَ فِيهِ ۖ وَسَآءَ لَهُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ حِمْلًا

Hâlidîne fîh. Vesâe lehüm yevme-lkiyâmeti himlâ.

Devamlı o azabın altında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için, bu ne fena bir yüktür!

يَوْمَ يُنفَخُ فِى ٱلصُّورِ ۚ وَنَحْشُرُ ٱلْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا

Yevme yünfehu fi-ssûri venahşüru-lmücrimîne yevmeizin zürkâ.

Sûr'a üfürüleceği gün ki biz suçluları o gün, (gözleri korkudan) göğermiş olarak mahşerde toplayacağız.

يَتَخَـٰفَتُونَ بَيْنَهُمْ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا

Yetehâfetûne beynehüm il lebistüm illâ `aşrâ.

"Siz dünyada sadece on(gün) kaldınız" diye kendi aralarında gizli gizli konuşurlar.

نَّحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا

Nahnü a`lemü bimâ yekûlûne iz yekûlü emselühüm tarîkaten il lebistüm illâ yevmâ.

Aralarında ne konuşacaklarını biz çok iyi biliriz. Görüşü en üstün olan: "Ancak bir gün kaldınız" diyecektir.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّى نَسْفًا

Veyes'elûneke `ani-lcibâli fekul yensifühâ rabbî nesfâ.

(Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak."

فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا

Feyezeruhâ kâ`an safsafâ.

"Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak."

لَّا تَرَىٰ فِيهَا عِوَجًا وَلَآ أَمْتًا

Lâ terâ fîhâ `ivecev velâ emtâ.

"Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin."

يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ ٱلدَّاعِىَ لَا عِوَجَ لَهُۥ ۖ وَخَشَعَتِ ٱلْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَـٰنِ فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا

Yevmeiziy yettebi`ûne-ddâ`iye lâ `ivece leh. Vehaşe`ati-l'asvâtü lirrahmâni felâ tesme`u illâ hemsâ.

O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye (Sûr'a üfleyenin çağrısına) uyarlar. Öyleki, Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.

يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ ٱلشَّفَـٰعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ ٱلرَّحْمَـٰنُ وَرَضِىَ لَهُۥ قَوْلًا

Yevmeizil lâ tenfe`u-şşefâ`atü illâ men ezine lehü-rrahmânü veradiye lehû kavlâ.

O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِۦ عِلْمًا

Ya`lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bihî `ilmâ.

Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Onlar ise O'nu ilmen kavrayamazlar.

۞ وَعَنَتِ ٱلْوُجُوهُ لِلْحَىِّ ٱلْقَيُّومِ ۖ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا

Ve`aneti-lvucûhü lilhayyi-lkayyûm. Vekad hâbe men hamele zulmâ.

Bütün yüzler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah'a baş eğmiştir. Bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.

وَمَن يَعْمَلْ مِنَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا

Vemey ya`mel mine-ssâlihâti vehüve mü'minün felâ yehâfü zulmev velâ hadmâ.

Her kim de mümin olarak salih amelleri işlerse, artık o, ne bir haksızlıktan ve ne de çiğnenmekden korkar.

وَكَذَٰلِكَ أَنزَلْنَـٰهُ قُرْءَانًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ ٱلْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا

Vekezâlike enzelnâhü kur'ânen `arabiyyev vesarrafnâ fîhi mine-lve`îdi le`allehüm yettekûne ev yuhdisü lehüm zikrâ.

İşte böylece biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar, yahut onlara bir ibret ve uyanış verir.

فَتَعَـٰلَى ٱللَّهُ ٱلْمَلِكُ ٱلْحَقُّ ۗ وَلَا تَعْجَلْ بِٱلْقُرْءَانِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰٓ إِلَيْكَ وَحْيُهُۥ ۖ وَقُل رَّبِّ زِدْنِى عِلْمًا

Fete`âle-llâhü-lmelikü-lhakk. Velâ ta`cel bilkur'âni min kabli ey yukdâ ileyke vahyüh. Vekur rabbi zidnî `ilmâ.

Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur'ân sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce (unutma korkusu ile) Kur'ân'ı okumada acele etme; "Rabbim! benim ilmimi artır" de.

وَلَقَدْ عَهِدْنَآ إِلَىٰٓ ءَادَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِىَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُۥ عَزْمًا

Velekad `ahidnâ ilâ âdeme min kablü fenesiye velem necid lehû `azmâ.

Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık.

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ ٱسْجُدُوا۟ لِـَٔادَمَ فَسَجَدُوٓا۟ إِلَّآ إِبْلِيسَ أَبَىٰ

Veiz kulnâ lilmelâiketi-scüdû liâdeme fesecedû illâ iblîs. Ebâ.

Bir vakit meleklere: "Âdem(e hürmet) için secde edin" demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.

فَقُلْنَا يَـٰٓـَٔادَمُ إِنَّ هَـٰذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ ٱلْجَنَّةِ فَتَشْقَىٰٓ

Fekulnâ yâ âdemü inne hâzâ `adüvvül leke velizevcike felâ yuhricennekümâ mine-lcenneti feteşkâ.

Biz de (Âdem'e) şöyle demiştik: "Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun (sıkıntı çeker, perişan olursun)."

إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَىٰ

İnne leke ellâ tecû`a fîhâ velâ ta`râ.

"Doğrusu senin acıkmaman ve çıplak kalmaman (ancak) cennettedir. "

وَأَنَّكَ لَا تَظْمَؤُا۟ فِيهَا وَلَا تَضْحَىٰ

Veenneke lâ tazmeü fîhâ velâ tadhâ.

Ve sen orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın"

فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ ٱلشَّيْطَـٰنُ قَالَ يَـٰٓـَٔادَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَىٰ شَجَرَةِ ٱلْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَىٰ

Fevesvese ileyhi-şşeytânü kâle yâ âdemü hel edüllüke `alâ şecerati-lhuldi vemülkil lâ yeblâ.

Nihayet şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi: "Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?"

فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ

Feekelâ minhâ febedet lehümâ sev'âtühümâ vetafikâ yahsifâni `aleyhimâ miv veraki-lcenneh. Ve`asâ âdemü rabbehû fegavâ.

Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.

ثُمَّ ٱجْتَبَـٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ

Sümme-ctebâhü rabbühû fetâbe `aleyhi vehedâ.

Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.

قَالَ ٱهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًۢا ۖ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ ۖ فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّى هُدًى فَمَنِ ٱتَّبَعَ هُدَاىَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَىٰ

Kâle-hbitâ minhâ cemî`am ba`duküm liba`din `adüvv. Feimmâ ye'tiyenneküm minnî hüden femeni-ttebe`a hüdâye felâ yedillü velâ yeşkâ.

Allah (onlara) şöyle dedi: "Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan (cennetten) inin. Artık benden size bir hidayet (kitab) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve (ahirette) zahmet çekmez.

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِى فَإِنَّ لَهُۥ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُۥ يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ أَعْمَىٰ

Vemen a`rada `an zikrî feinne lehû me`îşeten dankev venahşüruhû yevme-lkiyâmeti a`mâ.

Her kim de benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.

قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِىٓ أَعْمَىٰ وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا

Kâle rabbi lime haşertenî a`mâ vekad küntü besîrâ.

(O zaman Kur'ândan yüz çeviren kimse) "Rabbim! beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim" der.

قَالَ كَذَٰلِكَ أَتَتْكَ ءَايَـٰتُنَا فَنَسِيتَهَا ۖ وَكَذَٰلِكَ ٱلْيَوْمَ تُنسَىٰ

Kâle kezâlike etetke âyâtünâ fenesîtehâ. Vekezâlike-lyevme tünsâ.

Allah: "Böyledir, sana âyetlerimiz gelmişti de onları sen unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der.

وَكَذَٰلِكَ نَجْزِى مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنۢ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِۦ ۚ وَلَعَذَابُ ٱلْـَٔاخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَىٰٓ

Vekezâlike neczî men esrafe velem yü'mim biâyâti rabbih. Vele`azâbü-l'âhirati eşeddü veebkâ.

İşte haddi aşanları, Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve muhakkak ki ahiret azabı (dünya azabından) daha şiddetli ve daha devamlıdır.

أَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ ٱلْقُرُونِ يَمْشُونَ فِى مَسَـٰكِنِهِمْ ۗ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَـٰتٍ لِّأُو۟لِى ٱلنُّهَىٰ

Efelem yehdi lehüm kem ehleknâ kablehüm mine-lkurûni yemşûne fî mesâkinihim. İnne fî zâlike leâyâtil liüli-nnühâ.

Onları, yerlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller(in o korkunç akibeti) doğru yola sevk etmedi mi? Doğrusu bunda ibret alacak aklı olanlar için nice deliller vardır.

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَأَجَلٌ مُّسَمًّى

Velevlâ kelimetün sebekat mir rabbike lekâne lizâmev veecelüm müsemmâ.

Eğer Rabbinin verdiği bir hüküm ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.

فَٱصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ ٱلشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا ۖ وَمِنْ ءَانَآئِ ٱلَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ ٱلنَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَىٰ

Fasbir `alâ mâ yekûlûne vesebbih bihamdi rabbike kable tulû`i-şşemsi vekable gurûbihâ. Vemin ânâi-lleyli fesebbih veatrâfe-nnehâri le`alleke terdâ.

O halde, dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnudluğa eresin.

وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعْنَا بِهِۦٓ أَزْوَٰجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ ۚ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَىٰ

Velâ temüddenne `ayneyke ilâ mâ metta`nâ bihî ezvâcem minhüm zehrate-lhayâti-ddünyâ lineftinehüm fîh. Verizku rabbike hayruv veebkâ.

Kâfirlerden bir kısmına, onları sınamak için dünya hayatının zineti olarak verdiğimiz ve onunla kendilerini geçindirdiğimiz şeye (mal ve saltanata) sakın rağbetle bakma. Rabbinin (ahiretteki) rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.

وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱصْطَبِرْ عَلَيْهَا ۖ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًا ۖ نَّحْنُ نَرْزُقُكَ ۗ وَٱلْعَـٰقِبَةُ لِلتَّقْوَىٰ

Ve'mür ehleke bissalâti vastabir `aleyhâ. Lâ nes'elüke rizkâ. Nahnü nerzükuk. Vel`âkibetü littakvâ.

(Ey Muhammed!) Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akibet takva sahiplerinindir.

وَقَالُوا۟ لَوْلَا يَأْتِينَا بِـَٔايَةٍ مِّن رَّبِّهِۦٓ ۚ أَوَلَمْ تَأْتِهِم بَيِّنَةُ مَا فِى ٱلصُّحُفِ ٱلْأُولَىٰ

Vekâlû levlâ ye'tînâ biâyetim mir rabbih. Evelem te'tihim beyyinetü mâ fi-ssuhufi-l'ûlâ.

(İnkâr edenler): "Rabbinden bize bir mucize getirse ya" dediler. Onlara önceki kitablarda olan apaçık deliller gelmedi mi?

وَلَوْ أَنَّآ أَهْلَكْنَـٰهُم بِعَذَابٍ مِّن قَبْلِهِۦ لَقَالُوا۟ رَبَّنَا لَوْلَآ أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ ءَايَـٰتِكَ مِن قَبْلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخْزَىٰ

Velev ennâ ehleknâhüm bi`azâbim min kablihî lekâlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi`a âyâtike min kabli en nezille venahzâ.

Eğer biz, onları bundan (peygamber veya Kur'ân'dan) önce bir azab ile yok etseydik, muhakkak "Ey Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?" diyeceklerdi.

قُلْ كُلٌّ مُّتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُوا۟ ۖ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَـٰبُ ٱلصِّرَٰطِ ٱلسَّوِىِّ وَمَنِ ٱهْتَدَىٰ

Kul küllüm müterabbisun feterabbesû. Feseta`lemûne men ashâbu-ssirâti-sseviyyi vemeni-htedâ.

De ki: "Hepimiz beklemekteyiz, siz de bekleyedurun. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu yakında bileceksiniz.

MeryemEnbiyâ

Baştan sona dinle · Tâ-Hâ

0:00