Uygulamayı indir

Duhân

44. · 59 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 64الدخان

Duhân sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 44. sûresidir ve 59 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

حمٓ

Hâ-mîm.

Hâ, mîm.

وَٱلْكِتَـٰبِ ٱلْمُبِينِ

Velkitâbi-lmübîn.

إِنَّآ أَنزَلْنَـٰهُ فِى لَيْلَةٍ مُّبَـٰرَكَةٍ ۚ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ

İnnâ enzelnâhü fî leyletim mübâraketin innâ künnâ münzirîn.

O apaçık Kitab'a andolsun ki biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız.

فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ

Fîhâ yüfraku küllü emrin hakîm.

أَمْرًا مِّنْ عِندِنَآ ۚ إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ

Emram min `indinâ. İnnâ künnâ mürsilîn.

رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ

Rahmetem mir rabbik. İnnehû hüve-ssemî`u-l`alîm.

O gecede her hikmetli iş tarafımızdan bir emirle ayrılır. Gerçekten biz Rabbin tarafından bir rahmet olarak peygamberler göndeririz. Şüphesiz ki O, herşeyi işitir ve bilir.

رَبِّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَآ ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ

Rabbi-ssemâvâti vel'ardi vemâ beynehümâ. İn küntüm mûkinîn.

Siz eğer kesin olarak inanıyorsanız, iyi bilin ki Allah göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.

لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ يُحْىِۦ وَيُمِيتُ ۖ رَبُّكُمْ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ

Lâ ilâhe illâ hüve yuhyî veyümît. Rabbüküm verabbü âbâikümü-l'evvelîn.

Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O hem yaşatır, hem öldürür. O sizin de Rabbiniz, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.

بَلْ هُمْ فِى شَكٍّ يَلْعَبُونَ

Bel hüm fî şekkiy yel`abûn.

Fakat kâfirler bir şüphe içinde oynayıp eğleniyorlar.

فَٱرْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِى ٱلسَّمَآءُ بِدُخَانٍ مُّبِينٍ

Fertekib yevme te'ti-ssemâü bidühânim mübîn.

يَغْشَى ٱلنَّاسَ ۖ هَـٰذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ

Yagşe-nnâs. Hâzâ `azâbün elîm.

Ey Muhammed! Şimdi sen göğün, insanları bürüyecek açık bir duman getireceği günü gözetle. Bu acı bir azabdır.

رَّبَّنَا ٱكْشِفْ عَنَّا ٱلْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ

Rabbene-kşif `anne-l`azâbe innâ mü'minûn.

O gün insanlar: "Ey Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Artık biz inanıyoruz" derler.

أَنَّىٰ لَهُمُ ٱلذِّكْرَىٰ وَقَدْ جَآءَهُمْ رَسُولٌ مُّبِينٌ

Ennâ lehümü-zzikrâ vekad câehüm rasûlüm mübîn.

Onlar için bunu düşünüp öğüt almak nerede? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir de peygamber gelmişti.

ثُمَّ تَوَلَّوْا۟ عَنْهُ وَقَالُوا۟ مُعَلَّمٌ مَّجْنُونٌ

Sümme tevellev `anhü vekâlû mü`allemüm mecnûn.

Sonra onlar, o peygamberden yüz çevirdiler ve: "Bu öğretilmiş bir delidir." dediler.

إِنَّا كَاشِفُوا۟ ٱلْعَذَابِ قَلِيلًا ۚ إِنَّكُمْ عَآئِدُونَ

İnnâ kâşifü-l`azâbi kalîlen inneküm `âidûn.

Biz o azabı sizden birazcık kaldırırız. Ama siz mutlaka eski halinize dönersiniz.

يَوْمَ نَبْطِشُ ٱلْبَطْشَةَ ٱلْكُبْرَىٰٓ إِنَّا مُنتَقِمُونَ

Yevme nebtişü-lbatşete-lkübrâ. İnnâ müntekimûn.

Biz o büyük şiddetle çarptığımız gün mutlaka intikamımızı alırız.

۞ وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَآءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ

Velekad fetennâ kablehüm kavme fir`avne vecâehüm rasûlün kerîm.

Andolsun ki, biz onlardan önce Firavun kavmini de denemiştik. Onlara çok kıymetli bir peygamber gelmişti.

أَنْ أَدُّوٓا۟ إِلَىَّ عِبَادَ ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

En eddû ileyye `ibâde-llâh. İnnî leküm rasûlün emîn.

O peygamber onlara şöyle demişti: "Esaretiniz altındaki Allah'ın kullarını bana teslim edin. Çünkü ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.

وَأَن لَّا تَعْلُوا۟ عَلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّىٓ ءَاتِيكُم بِسُلْطَـٰنٍ مُّبِينٍ

Veel lâ ta`lû `ale-llâh. İnnî âtîküm bisültânim mübîn.

Allah'a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir delil getiriyorum.

وَإِنِّى عُذْتُ بِرَبِّى وَرَبِّكُمْ أَن تَرْجُمُونِ

Veinnî `uztü birabbî verabbiküm en tercümûn.

Gerçekten ben, beni taşlamanızdan dolayı benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım.

وَإِن لَّمْ تُؤْمِنُوا۟ لِى فَٱعْتَزِلُونِ

Veil lem tü'minû lî fa`tezilûn.

Eğer siz bana iman etmezseniz hemen yanımdan uzaklaşın."

فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنَّ هَـٰٓؤُلَآءِ قَوْمٌ مُّجْرِمُونَ

Fede`â rabbehû enne hâülâi kavmüm mücrimûn.

Musa: "Şüphesiz ki bunlar suçlu bir kavimdir." diyerek yardım etmesi için Rabbine yalvardı.

فَأَسْرِ بِعِبَادِى لَيْلًا إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ

Feesri bi`ibâdî leylen inneküm müttebe`ûn.

Allah buyurdu ki: "Kullarımı geceleyin yürüt. Çünkü siz takib edileceksiniz.

وَٱتْرُكِ ٱلْبَحْرَ رَهْوًا ۖ إِنَّهُمْ جُندٌ مُّغْرَقُونَ

Vetruki-lbahra rahvâ. İnnehüm cündüm mugrakûn.

Karşıya geçince denizi olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar suda boğulacak bir ordudur."

كَمْ تَرَكُوا۟ مِن جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ

Kem terakû min cennâtiv ve`uyûn.

Onlar neler bırakmışlardı, ne bahçeler, ne pınarlar!

وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ

Vezürû`iv vemekâmin kerîm.

Ne ekinler, ne güzel kaynaklar,

وَنَعْمَةٍ كَانُوا۟ فِيهَا فَـٰكِهِينَ

Vena`metin kânû fîhâ fâkihîn.

Ve içinde eğlenip durdukları nice nimetler ve refah!

كَذَٰلِكَ ۖ وَأَوْرَثْنَـٰهَا قَوْمًا ءَاخَرِينَ

Kezâlik. Veevrasnâhâ kavmen âharîn.

İşte böylece biz onları başka bir kavme miras bıraktık.

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلْأَرْضُ وَمَا كَانُوا۟ مُنظَرِينَ

Femâ beket `aleyhimü-ssemâü vel'ardu vemâ kânû münzarîn.

Gök ve yer onların üzerine ağlamadı. Onlara mühlet de verilmedi.

وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ مِنَ ٱلْعَذَابِ ٱلْمُهِينِ

Velekad necceynâ benî isrâîle mine-l`azâbi-lmühîn.

Andolsun ki biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azabdan kurtardık.

مِن فِرْعَوْنَ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَالِيًا مِّنَ ٱلْمُسْرِفِينَ

Min fir`avn. İnnehû kâne `âliyem mine-lmüsrifîn.

Firavun'dan da kurtardık çünkü o üstünlük taslayıp haddi aşan bir zorbaydı.

وَلَقَدِ ٱخْتَرْنَـٰهُمْ عَلَىٰ عِلْمٍ عَلَى ٱلْعَـٰلَمِينَ

Velekadi-hternâhüm `alâ `ilmin `ale-l`âlemîn.

Andolsun ki biz onları bilerek o zamanki alemlere üstün kıldık.

وَءَاتَيْنَـٰهُم مِّنَ ٱلْـَٔايَـٰتِ مَا فِيهِ بَلَـٰٓؤٌا۟ مُّبِينٌ

Veâteynâhüm mine-l'âyâti mâ fîhi belâüm mübîn.

Biz onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.

إِنَّ هَـٰٓؤُلَآءِ لَيَقُولُونَ

İnne hâülâi leyekûlûn.

Gerçekten şu kâfirler diyorlar ki:

إِنْ هِىَ إِلَّا مَوْتَتُنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُنشَرِينَ

İn hiye illâ mevtetüne-l'ûlâ vemâ nahnü bimünşerîn.

"Bizim ilk ölümümüzden başka bir şey yoktur. Biz tekrar diriltilecek değiliz.

فَأْتُوا۟ بِـَٔابَآئِنَآ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ

Fe'tû biâbâinâ in küntüm sâdikîn.

Eğer siz doğru söyleyen kimselerseniz babalarınızı bize getirin."

أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ أَهْلَكْنَـٰهُمْ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ مُجْرِمِينَ

Ehüm hayrun em kavmü tübbe`iv vellezîne min kablihim. Ehleknâhüm. İnnehüm kânû mücrimîn.

Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tükba kavmi ile onlardan öncekiler mi? Biz onların hepsini de helak ettik. Çünkü onlar suçluydular.

وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَـٰعِبِينَ

Vemâ halakne-ssemâvâti vel'arda vemâ beynehümâ lâ`ibîn.

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.

مَا خَلَقْنَـٰهُمَآ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Mâ halaknâhümâ illâ bilhakki velâkinne ekserahüm lâ ya`lemûn.

Biz onları hak ve hikmetle yarattık. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

إِنَّ يَوْمَ ٱلْفَصْلِ مِيقَـٰتُهُمْ أَجْمَعِينَ

İnne yevme-lfasli mîkâtühüm ecme`în.

Şüphesiz ki hakkı batıldan ayırd etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür.

يَوْمَ لَا يُغْنِى مَوْلًى عَن مَّوْلًى شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ

Yevme lâ yugnî mevlen `am mevlen şey'ev velâ hüm yünsarûn.

O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez.

إِلَّا مَن رَّحِمَ ٱللَّهُ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ

İllâ mer rahime-llâh. İnnehû hüve-l`azîzü-rrahîm.

Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok merhamet edicidir.

إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ

İnne şecerate-zzekkûm.

Gerçekten zakkum ağacı,

طَعَامُ ٱلْأَثِيمِ

Ta`âmü-l'esîm.

Günahkârların yemeğidir.

كَٱلْمُهْلِ يَغْلِى فِى ٱلْبُطُونِ

Kelmühl. Yaglî fi-lbütûn.

O pota gibi karınlarda kaynar.

كَغَلْىِ ٱلْحَمِيمِ

Kegalyi-lhamîm.

O, kızgın bir sıvının kaynaması gibidir.

خُذُوهُ فَٱعْتِلُوهُ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ

Huzûhü fa`tilûhü ilâ sevâi-lcehîm.

Allah meleklere şöyle emreder. "Şunu tutun da Cehennem'in ortasına sürükleyin."

ثُمَّ صُبُّوا۟ فَوْقَ رَأْسِهِۦ مِنْ عَذَابِ ٱلْحَمِيمِ

Sümme subbû fevka ra'sihî min `azâbi-lhamîm.

"Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün."

ذُقْ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْكَرِيمُ

Zuk. İnneke ente-l`azîzü-lkerîm.

Ona şöyle denir! "Tat bakalım azabı! hani sen kendine göre çok güçlü ve çok üstündün.

إِنَّ هَـٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمْتَرُونَ

İnne hâzâ mâ küntüm bihî temterûn.

İşte sizin inkâr edip durduğunuz şey budur."

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى مَقَامٍ أَمِينٍ

İnne-lmüttekîne fî mekâmin emîn.

Şüphesiz ki kötülükten sakınanlar güvenli bir makamdadırlar.

فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ

Fî cennâtiv ve`uyûn.

Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.

يَلْبَسُونَ مِن سُندُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ

Yelbesûne min sündüsiv veistebrakim mütekâbilîn.

Onlar ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerek karşılıklı olarak otururlar.

كَذَٰلِكَ وَزَوَّجْنَـٰهُم بِحُورٍ عِينٍ

Kezâlik. Vezevvecnâhüm bihûrin `în.

İşte böyle, biz onları ayrıca iri siyah gözlü hurilerle evlendiririz.

يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَـٰكِهَةٍ ءَامِنِينَ

Yed`ûne fîhâ bikülli fâkihetin âminîn.

Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler.

لَا يَذُوقُونَ فِيهَا ٱلْمَوْتَ إِلَّا ٱلْمَوْتَةَ ٱلْأُولَىٰ ۖ وَوَقَىٰهُمْ عَذَابَ ٱلْجَحِيمِ

Lâ yezûkûne fîhe-lmevte ille-lmevtete-l'ûlâ. Vevekâhüm `azâbe-lcehîm.

Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur.

فَضْلًا مِّن رَّبِّكَ ۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ

Fadlem mir rabbik. Zâlike hüve-lfevzü-l`azîm.

(Bunların hepsi) Rabbinden bir lütuf olarak (verilmiştir.) İşte büyük kurtuluş budur.

فَإِنَّمَا يَسَّرْنَـٰهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

Feinnemâ yessernâhü bilisânike le`allehüm yetezekkerûn.

Biz Kur'ân'ı senin dilinle indirip kolaylaştırdık. Umulur ki onlar öğüt alırlar.

فَٱرْتَقِبْ إِنَّهُم مُّرْتَقِبُونَ

Fertekib innehüm mürtekibûn.

Artık sen onların başlarına gelecekleri bekle: Çünkü onlar da bekleyip durmaktadırlar.

ZuhrufCâsiye

Baştan sona dinle · Duhân

0:00