Kalem
القلمKalem sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 68. sûresidir ve 52 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.
Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy
نٓ ۚ وَٱلْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
Nûn. Velkalemi vemâ yesturûn.
Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.
مَآ أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
Mâ ente bini`meti rabbike bimecnûn.
Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ
Veinne leke leecran gayra memnûn.
Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ
Veinneke le`alâ hulükin `azîm.
Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ
Fesetübsiru veyübsirûn.
Sen de göreceksin, onlar da görecek.
بِأَييِّكُمُ ٱلْمَفْتُونُ
Bieyyikümü-lmeftûn.
Hanginizde imiş o fitne ve cinnet.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِٱلْمُهْتَدِينَ
İnne rabbeke hüve a`lemü bimen dalle `an sebîlih. Vehüve a`lemü bilmühtedîn.
Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ereni de en iyi bilen O'dur.
فَلَا تُطِعِ ٱلْمُكَذِّبِينَ
Felâ tüti`i-lmükezzibîn.
O halde, yalanlayıcılara itaat etme.
وَدُّوا۟ لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ
Veddû lev tüdhinü feyüdhinûn.
Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ
Velâ tüti` külle hallâfim mehîn.
Şunların hiçbirine boyun eğme: Yemin edip duran aşağılık,
هَمَّازٍ مَّشَّآءٍۭ بِنَمِيمٍ
Hemmâzim meşşâim binemîm.
Daima kusur arayıp kınayan, hep lâf götürüp getiren,
مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ
Mennâ`il lilhayri mü`tedin esîm.
Hayra engel olan, saldırgan, günahkâr,
عُتُلٍّۭ بَعْدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ
`Utüllim ba`de zâlike zenîm.
Kaba ve haşin, sonra da kötülükle damgalı,
أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ
En kâne zâ mâliv vebenîn.
Mal ve oğulları var diye (böyle davranır).
إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ءَايَـٰتُنَا قَالَ أَسَـٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ
İzâ tütlâ `aleyhi âyâtünâ kâle esâtîru-l'evvelîn.
Kendisine âyetlerimiz okunduğunda: "Eskilerin masalları" der.
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلْخُرْطُومِ
Senesimühû `ale-lhurtûm.
Yakında biz onu hortumunun (burnunun) üzerinden damgalayacağız.
إِنَّا بَلَوْنَـٰهُمْ كَمَا بَلَوْنَآ أَصْحَـٰبَ ٱلْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا۟ لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ
İnnâ belevnâhüm kemâ belevnâ ashâbe-lcenneh. İz aksemû leyasrimünnehâ musbihîn.
Biz onlara da belâ verdik, bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ
Velâ yestesnûn.
İstisna da etmiyorlardı ("inşaallah" demiyorlardı).
فَطَافَ عَلَيْهَا طَآئِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَآئِمُونَ
Fetâfe `aleyhâ tâifüm mir rabbike vehüm nâimûn.
Fakat onlar uyurken dolaşıcı bir belâ onu sardı da,
فَأَصْبَحَتْ كَٱلصَّرِيمِ
Feasbehat kessarîm.
Bahçe simsiyah kesiliverdi.
فَتَنَادَوْا۟ مُصْبِحِينَ
Fetenâdev musbihîn.
Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler:
أَنِ ٱغْدُوا۟ عَلَىٰ حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰرِمِينَ
Eni-gdû `alâ harsiküm in küntüm sârimîn.
"Haydi, devşirecekseniz erkenden ekininize gidin" diye.
فَٱنطَلَقُوا۟ وَهُمْ يَتَخَـٰفَتُونَ
Fentalekû vehüm yetehâfetûn.
Derken fırladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı.
أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا ٱلْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ
El lâ yedhulennehe-lyevme `aleyküm miskîn.
"Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın" diyorlardı.
وَغَدَوْا۟ عَلَىٰ حَرْدٍ قَـٰدِرِينَ
Vegadev `alâ hardin kâdirîn.
(Zanlarınca yoksulları) engellemeye güçleri yeterek erkenden gittiler.
فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوٓا۟ إِنَّا لَضَآلُّونَ
Felemmâ raevhâ kâlû innâ ledâllûn.
Fakat bahçeyi gördüklerinde: "Biz herhalde yanlış gelmişiz" dediler.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
Bel nahnü mahrûmûn.
"Yok, biz mahrum edilmişiz." (dediler).
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ
Kâle evsetuhüm elem ekul leküm levlâ tüsebbihûn.
İçlerinde en makul olanı şöyle dedi: "Ben size Rabbinizi tesbih etsenize dememiş miydim?"
قَالُوا۟ سُبْحَـٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَـٰلِمِينَ
Kâlû sübhâne rabbinâ innâ künnâ zâlimîn.
"Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zalimler imişiz." (dediler).
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَلَـٰوَمُونَ
Feakbele ba`duhüm `alâ ba`diy yetelâvemûn.
Ardından suçu birbirlerine yüklemeye başladılar.
قَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَـٰغِينَ
Kâlû yâ veylenâ innâ künnâ tâgîn.
Yazıklar olsun bize, dediler, biz azgınlarmışız.
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِّنْهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ
`Asâ rabbünâ ey yübdilenâ hayram minhâ innâ ilâ rabbinâ râgibûn.
Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimize yönelir, ondan umarız.
كَذَٰلِكَ ٱلْعَذَابُ ۖ وَلَعَذَابُ ٱلْـَٔاخِرَةِ أَكْبَرُ ۚ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ
Kezâlike-l`azâb. Vele`azâbü-l'âhirati ekber. Lev kânû ya`lemûn.
İşte azap böyledir. Elbette ahiret azabı daha büyüktür. Fakat bilselerdi.
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
İnne lilmüttekîne `inde rabbihim cennâti-nne`îm.
Kuşkusuz korunanlar için de, Rableri katında nimetleri bol bahçeler vardır.
أَفَنَجْعَلُ ٱلْمُسْلِمِينَ كَٱلْمُجْرِمِينَ
Efenec`alü-lmüslimîne kelmücrimîn.
Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Mâ leküm. Keyfe tahkümûn.
Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz?
أَمْ لَكُمْ كِتَـٰبٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ
Em leküm kitâbün fîhi tedrusûn.
Yoksa size ait bir kitap var da onda mı okuyorsunuz?
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ
İnne leküm fîhi lemâ tehayyerûn.
O kitapta, "beğendiğiniz her şey sizindir" diye mi yazılı?
أَمْ لَكُمْ أَيْمَـٰنٌ عَلَيْنَا بَـٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَـٰمَةِ ۙ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ
Em leküm eymânün `aleynâ bâligatün ilâ yevmi-lkiyâmeti inne leküm lemâ tahkümûn.
Yoksa, "ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
سَلْهُمْ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ
Selhüm eyyühüm bizâlike za`îm.
Sor bakalım onlara, içlerinden ona kefil hangisi?
أَمْ لَهُمْ شُرَكَآءُ فَلْيَأْتُوا۟ بِشُرَكَآئِهِمْ إِن كَانُوا۟ صَـٰدِقِينَ
Em lehüm şürakâ'. Felye'tû bişürakâihim in kânû sâdikîn.
Yoksa ortakları mı var onların? Doğru iseler ortaklarını getirsinler.
يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ
Yevme yükşefü `an sâkiv veyüd`avne ile-ssücûdi felâ yestetî`ûn.
O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.
خَـٰشِعَةً أَبْصَـٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۖ وَقَدْ كَانُوا۟ يُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمْ سَـٰلِمُونَ
Hâşi`aten ebsâruhüm terhekuhüm zilleh. Vekad kânû yüd`avne ile-ssücûdi vehüm sâlimûn.
Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.
فَذَرْنِى وَمَن يُكَذِّبُ بِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ ۖ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
Fezernî vemey yükezzibü bihâze-lhadîs. Senestedricühüm min haysü lâ ya`lemûn.
Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Onları bilmedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.
وَأُمْلِى لَهُمْ ۚ إِنَّ كَيْدِى مَتِينٌ
Veümlî lehüm. İnne keydî metîn.
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım sağlamdır.
أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ
Em tes'elühüm ecran fehüm mim magramim müskalûn.
Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
Em `indehümü-lgaybü fehüm yektübûn.
Yoksa gayb onların yanlarında da onlar mı yazıyorlar?
فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلْحُوتِ إِذْ نَادَىٰ وَهُوَ مَكْظُومٌ
Fasbir lihukmi rabbike velâ tekün kesâhibi-lhût. İz nâdâ vehüve mekzûm.
Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.
لَّوْلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ
Levlâ en tedârakehû ni`metüm mir rabbihî lenübize bil`arâi vehüve mezmûm.
Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı, elbette kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
فَٱجْتَبَـٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Fectebâhü rabbühû fece`alehû mine-ssâlihîn.
Fakat Rabbi onu seçti de iyilerden kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَـٰرِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا۟ ٱلذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجْنُونٌ
Veiy yekâdü-llezîne keferû leyüzlikûneke biebsârihim lemmâ semi`ü-zzikra veyekûlûne innehû lemecnûn.
O kafirler Kur'ân'ı işittikleri zaman neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar "o bir deli" diyorlar.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَـٰلَمِينَ
Vemâ hüve illâ zikrul lil`âlemîn.
Halbuki o âlemler için bir öğüttür.
Baştan sona dinle · Kalem
0:00