Uygulamayı indir

Zâriyât

51. · 60 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 67الذاريات

Zâriyât sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 51. sûresidir ve 60 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

وَٱلذَّٰرِيَـٰتِ ذَرْوًا

Vezzâriyâti zervâ.

O tozdurup savuranlara,

فَٱلْحَـٰمِلَـٰتِ وِقْرًا

Felhâmilâti vikrâ.

Derken bir ağırlık taşıyanlara,

فَٱلْجَـٰرِيَـٰتِ يُسْرًا

Felcâriyâti yüsrâ.

Derken bir kolaylıkla akanlara,

فَٱلْمُقَسِّمَـٰتِ أَمْرًا

Felmükassimâti emrâ.

Derken bir emir taksim edenlere andolsun ki,

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ

İnnemâ tû`adûne lesâdik.

O size vaad edilen elbette doğrudur.

وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ

Veinne-ddîne levâki`.

Ceza ve hesap günü şüphesiz olacaktır.

وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ

Vessemâi zâti-lhubük.

Yollara sahip göğe andolsun ki,

إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ

İnneküm lefî kavlim muhtelif.

Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.

يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ

Yü'fekü `anhü men üfik.

Ondan çevrilen (imana) çevrilir.

قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ

Kutile-lharrâsûn.

Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!

ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ

Ellezîne hüm fî gamratin sâhûn.

Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.

يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ

Yes'elûne eyyâne yevmü-ddîn.

Onlar: "Hesap ve ceza günü ne zaman?" diye soruyorlar.

يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ

Yevme hüm `ale-nnâri yüftenûn.

O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür.

ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَـٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ

Zûkû fitneteküm. Hâze-llezî küntüm bihî testa`cilûn.

Onlara: "Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!" denecektir.

إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ

İnne-lmüttekîne fî cennâtiv ve`uyûn.

ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ

Âhizîne mâ âtâhüm rabbühüm. İnnehüm kânû kable zâlike muhsinîn.

Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.

كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ

Kânû kalîlem mine-lleyli mâ yehce`ûn.

Onlar geceleyin pek az uyurlardı.

وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

Vebil'eshâri hüm yestagfirûn.

Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.

وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ

Vefî emvâlihim hakkul lissâili velmahrûm.

Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.

وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَـٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ

Vefi-l'ardi âyâtül lilmûkinîn.

وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

Vefî enfüsiküm. Efelâ tübsirûn.

Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?

وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

Vefi-ssemâi rizkuküm vemâ tû`adûn.

Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.

فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ

Feverabbi-ssemâi vel'ardi innehû lehakkum misle mâ enneküm tentikûn.

Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.

هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ

Hel etâke hadîsü dayfi ibrâhîme-lmükramîn.

Ey Muhammed! İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?

إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمًا ۖ قَالَ سَلَـٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ

İz dehalû `aleyhi fekâlû selâmâ. Kâle selâm. Kavmüm münkerûn.

Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.

فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ

Ferâga ilâ ehlihî fecâe bi`iclin semîn.

İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.

فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ

Fekarrabehû ileyhim kâle elâ te'külûn.

Onu önlerine sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.

فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَـٰمٍ عَلِيمٍ

Feevcese minhüm hîfeh. Kâlû lâ tehaf. Vebeşşerûhü bigulâmin `alîm.

Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.

فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ

Feakbeleti-mraetühû fî sarratin fesakket vechehâ vekâlet `acûzün `akîm.

Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.

قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ

Kâlû kezâliki kâle rabbük. İnnehû hüve-lhakîmü-l`alîm.

Misafir melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.

۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ

Kâle femâ hatbüküm eyyühe-lmürselûn.

İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?" dedi.

قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ

Kâlû innâ ürsilnâ ilâ kavmim mücrimîn.

Onlar: "Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.

لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ

Linürsile `aleyhim hicâratem min tîn.

Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.

مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ

Müsevvemeten `inde rabbike lilmüsrifîn.

O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir." dediler.

فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

Feahracnâ men kâne fîhâ mine-lmü'minîn.

Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.

فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ

Femâ vecednâ fîhâ gayra beytim mine-lmüslimîn.

Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.

وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ

Veteraknâ fîhâ âyetel lillezîne yehâfûne-l`azâbe-l'elîm.

Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.

وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَـٰنٍ مُّبِينٍ

Vefî mûsâ iz erselnâhü ilâ fir`avne bisültânim mübîn.

Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.

فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَـٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ

Fetevellâ biruknihî vekâle sâhirun ev mecnûn.

Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir." demişti.

فَأَخَذْنَـٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَـٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ

Feehaznâhü vecünûdehû fenebeznâhüm fi-lyemmi vehüve mülîm.

Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.

وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ

Vefî `âdin iz erselnâ `aleyhimü-rrîha-l`akîm.

Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik.

مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ

Mâ tezeru min şey'in etet `aleyhi illâ ce`alethü kelramîm.

O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.

وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ

Vefî semûde iz kîle lehüm temette`û hattâ hîn.

Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti.

فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّـٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ

Fe`atev `an emri rabbihim feehazethümu-ssâ`ikatü vehüm yenzurûn.

Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.

فَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ

Feme-stetâ`û min kiyâmiv vemâ kânû müntesirîn.

Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.

وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَـٰسِقِينَ

Vekavme nûhim min kabl. İnnehüm kânû kavmen fâsikîn.

Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.

وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَـٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ

Vessemâe beneynâhâ bieydiv veinnâ lemûsi`ûn.

Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.

وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَـٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَـٰهِدُونَ

Vel'arda feraşnâhâ feni`me-lmâhidûn.

Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!

وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Vemin külli şey'in halaknâ zevceyni le`alleküm tezekkerûn.

Biz herşeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.

فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

Fefirrû ile-llâh. İnnî leküm minhü nezîrum mübîn.

Ey Muhammed! de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.

وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

Velâ tec`alû me`a-llâhi ilâhen âhar. İnnî leküm minhü nezîrum mübîn.

Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."

كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ

Kezâlike mâ ete-llezîne min kablihim mir rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûn.

Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.

أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

Etevâsav bih. Bel hüm kavmün tâgûn.

Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ

Fetevelle `anhüm femâ ente bimelûm.

Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.

وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ

Vezekkir feinne-zzikrâ tenfe`u-lmü'minîn.

Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.

وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Vemâ halaktü-lcinne vel'inse illâ liya`büdûn.

Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ

Mâ ürîdü minhüm mir rizkiv vemâ ürîdü ey yut`imûn.

Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ

İnne-llâhe hüve-rrazzâku zü-lkuvveti-lmetîn.

Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.

فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَـٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ

Feinne lillezîne zalemû zenûbem misle zenûbi ashâbihim felâ yesta`cilûn.

Şüphsiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.

فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ

Feveylül lillezîne keferû miy yevmihimü-llezî yû`adûn.

Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!.

KâfTûr

Baştan sona dinle · Zâriyât

0:00