Tûr
الطورTûr sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 52. sûresidir ve 49 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.
Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy
وَٱلطُّورِ
Vettûr.
Andolsun Tûr'a,
وَكِتَـٰبٍ مَّسْطُورٍ
Vekitâbim mestûr.
فِى رَقٍّ مَّنشُورٍ
Fî rakkim menşûr.
Yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba,
وَٱلْبَيْتِ ٱلْمَعْمُورِ
Velbeyti-lma`mûr.
Ma'mur eve,
وَٱلسَّقْفِ ٱلْمَرْفُوعِ
Vessakfi-lmerfû`.
Yükseltilmiş tavana,
وَٱلْبَحْرِ ٱلْمَسْجُورِ
Velbahri-lmescûr.
Kaynatılmış denize, (andolsun ki)
إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَٰقِعٌ
İnne `azâbe rabbike levâki`.
Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.
مَّا لَهُۥ مِن دَافِعٍ
Mâ lehû min dâfi`.
Ona engel olacak (hiçbir şey de) yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ ٱلسَّمَآءُ مَوْرًا
Yevme temûru-ssemâü mevrâ.
O gün gök, bir çalkanış çalkalanır
وَتَسِيرُ ٱلْجِبَالُ سَيْرًا
Vetesîru-lcibâlü seyrâ.
Dağlar da bir yürüyüş yürür.
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ
Feveylüy yevmeizil lilmükezzibîn.
Vay haline o gün yalanlayanların!
ٱلَّذِينَ هُمْ فِى خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
Ellezîne hüm fî havdiy yel`abûn.
Ki onlar, daldıkları bir batak (bâtıl)da oynayıp duruyorlar.
يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَىٰ نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا
Yevme yüde``ûne ilâ nâri cehenneme da``â.
O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılacaklar.
هَـٰذِهِ ٱلنَّارُ ٱلَّتِى كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
Hâzihi-nnâru-lletî küntüm bihâ tükezzibûn.
(Onlara): "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur" (denilecek).
أَفَسِحْرٌ هَـٰذَآ أَمْ أَنتُمْ لَا تُبْصِرُونَ
Efesihrun hâzâ em entüm lâ tübsirûn.
"Bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz?
ٱصْلَوْهَا فَٱصْبِرُوٓا۟ أَوْ لَا تَصْبِرُوا۟ سَوَآءٌ عَلَيْكُمْ ۖ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
İslevhâ fasbirû ev lâ tasbirû. Sevâün `aleyküm. İnnemâ tüczevne mâ küntüm ta`melûn.
Girin oraya, ister sabredin ister etmeyin artık sizin için birdir. Siz hep yaptıklarınıza göre cezalandırılacaksınız" (denilecek).
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَنَعِيمٍ
İnne-lmüttekîne fî cennâtiv vene`îm.
Şüphesiz (günahlardan) korunanlar da cennetlerde, nimetler içindedirler.
فَـٰكِهِينَ بِمَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَىٰهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ ٱلْجَحِيمِ
Fâkihîne bimâ âtâhüm rabbühüm. Vevekâhüm rabbühüm `azâbe-lcehîm.
Rablerinin kendilerine verdiği ile zevk ü sefâ sürerler. Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
كُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ هَنِيٓـًٔۢا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Külû veşrabû henîem bimâ küntüm ta`melûn.
(Onlara): "Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için" (denilir.)
مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ سُرُرٍ مَّصْفُوفَةٍ ۖ وَزَوَّجْنَـٰهُم بِحُورٍ عِينٍ
Müttekiîne `alâ sürurim masfûfeh. Vezevvecnâhüm bihûrin `în.
Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Ayrıca biz onları ceylan gözlü hûrilerle evlendirdik.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَٱتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَـٰنٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَآ أَلَتْنَـٰهُم مِّنْ عَمَلِهِم مِّن شَىْءٍ ۚ كُلُّ ٱمْرِئٍۭ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
Vellezîne âmenû vettebe`athüm zürriyyetühüm biîmânin elhaknâ bihim zürriyyetehüm vemâ eletnâhüm min `amelihim min şey'. Küllü-mriim bimâ kesebe rahîn.
İman edip zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar (yok mu?); işte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden birşey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.
وَأَمْدَدْنَـٰهُم بِفَـٰكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
Veemdednâhüm bifâkihetiv velahmim mimmâ yeştehûn.
Onlara canlarının istediği meyvalar ve etlerden bol bol verdik.
يَتَنَـٰزَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَّا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ
Yetenâza`ûne fîhâ ke'sel lâ lagvun fîhâ velâ te'sîm.
Orada bir kadeh kapışırlar ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma.
۞ وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَّكْنُونٌ
Veyetûfü `aleyhim gilmânül lehüm keennehüm lü'lüüm meknûn.
Kendilerine ait bir takım hizmetçiler de onların etrafında dönerler. Bu gençler sanki sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Veakbele ba`duhüm `alâ ba`diy yetesâelûn.
Birbirlerine yönelip soruyorlar.
قَالُوٓا۟ إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِىٓ أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ
Kâlû innâ künnâ kablü fî ehlinâ müşfikîn.
Ve diyorlar ki: "Gerçekte biz daha önce (dünya hayatında) âilemiz içinde (âkibetimizden) korkardık".
فَمَنَّ ٱللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَىٰنَا عَذَابَ ٱلسَّمُومِ
Femenne-llâhü `aleynâ vevekânâ `azâbe-ssemûm.
"Allah bize lutfetti de bizi (vücûdun) içine işleyen (kavurucu) azabdan korudu."
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلُ نَدْعُوهُ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْبَرُّ ٱلرَّحِيمُ
İnnâ künnâ min kablü ned`ûh. İnnehû hüve-lberru-rrahîm.
"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur."
فَذَكِّرْ فَمَآ أَنتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
Fezekkir femâ ente bini`meti rabbike bikâhiniv velâ mecnûn.
(Ey Muhammed!) sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnûn.
أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَّتَرَبَّصُ بِهِۦ رَيْبَ ٱلْمَنُونِ
Em yekûlûne şâ`irun neterabbesu bihî raybe-lmenûn.
Yoksa onlar (senin için): "Bir şâirdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetliyoruz." mu diyorlar?
قُلْ تَرَبَّصُوا۟ فَإِنِّى مَعَكُم مِّنَ ٱلْمُتَرَبِّصِينَ
Kul terabbesû feinnî me`aküm mine-lmüterabbisîn.
De ki: Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَـٰمُهُم بِهَـٰذَآ ۚ أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
Em te'müruhüm ahlâmühüm bihâzâ em hüm kavmün tâgûn.
Onların akılları mı bunu emreder yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۥ ۚ بَل لَّا يُؤْمِنُونَ
Em yekûlûne tekavveleh. Bel lâ yü'minûn.
Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? Hayır onlar inanmıyorlar.
فَلْيَأْتُوا۟ بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِۦٓ إِن كَانُوا۟ صَـٰدِقِينَ
Felye'tû bihadîsim mislihî in kânû sâdikîn.
Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler.
أَمْ خُلِقُوا۟ مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ أَمْ هُمُ ٱلْخَـٰلِقُونَ
Em hulikû min gayri şey'in em hümü-lhâlikûn.
Yoksa onlar, hiçbir şey olmadan (yani yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa kendileri yaratıcı mıdırlar?
أَمْ خَلَقُوا۟ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ ۚ بَل لَّا يُوقِنُونَ
Em haleku-ssemâvâti vel'ard. Bel lâ yûkinûn.
Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar düşünüp hakikati anlamazlar.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَآئِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ ٱلْمُصَۣيْطِرُونَ
Em `indehüm hazâinü rabbike em hümü-lmüsaytirûn.
Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yahut hâkim (her şeyin yöneticisi) kendileri midir?
أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ ۖ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُم بِسُلْطَـٰنٍ مُّبِينٍ
Em lehüm süllemüy yestemi`ûne fîh. Felye'ti müstemi`uhüm bisültânim mübîn.
Yoksa kendilerine mahsus (üzerine çıkıp sırları) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin.
أَمْ لَهُ ٱلْبَنَـٰتُ وَلَكُمُ ٱلْبَنُونَ
Em lehü-lbenâtü velekümü-lbenûn.
Demek kızlar O'na, oğullar size öyle mi?
أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ
Em tes'elühüm ecran fehüm mim magramim müskalûn.
Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
Em `indehümü-lgaybü fehüm yektübûn.
Yoksa gayb kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar?
أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا ۖ فَٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ هُمُ ٱلْمَكِيدُونَ
Em yürîdûne keydâ. Fellezîne keferû hümü-lmekîdûn.
Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir.
أَمْ لَهُمْ إِلَـٰهٌ غَيْرُ ٱللَّهِ ۚ سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Em lehüm ilâhün gayru-llâh. Sübhâne-llâhi `ammâ yüşrikûn.
Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.
وَإِن يَرَوْا۟ كِسْفًا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ سَاقِطًا يَقُولُوا۟ سَحَابٌ مَّرْكُومٌ
Veiy yerav kisfem mine-ssemâi sâkitay yekûlû sehâbüm merkûm.
Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, "Üst üste yığılmış bulutlardır." derler.
فَذَرْهُمْ حَتَّىٰ يُلَـٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى فِيهِ يُصْعَقُونَ
Fezerhüm hattâ yülâkû yevmehümü-llezî fîhi yus`akûn.
Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları (kendi hallerine) bırak.
يَوْمَ لَا يُغْنِى عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ
Yevme lâ yugnî `anhüm keydühüm şey'ev velâ hüm yünsarûn.
O gün hiçbir tedbirlerinin kendilerine zerre kadar faydası olmayacak ve hiçbir şekilde yardım da görmeyeceklerdir.
وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ عَذَابًا دُونَ ذَٰلِكَ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Veinne lillezîne zalemû `azâben dûne zâlike velâkinne ekserahüm lâ ya`lemûn.
Şüphesiz o zulmedenlere ondan başka da azab vardır. Fakat çokları bilmezler.
وَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا ۖ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ
Vasbir lihukmi rabbike feinneke bia`yüninâ vesebbih bihamdi rabbike hîne tekûm.
Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.
وَمِنَ ٱلَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَـٰرَ ٱلنُّجُومِ
Vemine-lleyli fesebbihhü veidbâra-nnücûm.
Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da O'nu tesbih et
Baştan sona dinle · Tûr
0:00