Necm
النجمNecm sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 53. sûresidir ve 62 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.
Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy
وَٱلنَّجْمِ إِذَا هَوَىٰ
Vennecmi izâ hevâ.
İnmekte olan yıldıza andolsun ki,
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ
Mâ dalle sâhibüküm vemâ gavâ.
Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı.
وَمَا يَنطِقُ عَنِ ٱلْهَوَىٰٓ
Vemâ yentiku `ani-lhevâ.
O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْىٌ يُوحَىٰ
İn hüve illâ vahyüy yûhâ.
O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir.
عَلَّمَهُۥ شَدِيدُ ٱلْقُوَىٰ
`Allemehû şedîdü-lkuvâ.
Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti
ذُو مِرَّةٍ فَٱسْتَوَىٰ
Zû mirrah. Festevâ.
(Ki o) akıl ve görüşünde kuvvetli (bir melek)dir. Hemen (gerçek meleklik şekliyle) doğruldu.
وَهُوَ بِٱلْأُفُقِ ٱلْأَعْلَىٰ
Vehüve bil'üfüki-l'a`lâ.
O, en yüksek ufukta idi.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّىٰ
Sümme denâ fetedellâ.
Sonra (Cebrail ona) yaklaştı ve (aşağıya doğru) sarktı.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَىٰ
Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ.
Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı.
فَأَوْحَىٰٓ إِلَىٰ عَبْدِهِۦ مَآ أَوْحَىٰ
Feevhâ ilâ `abdihî mâ evhâ.
(Allah), kuluna verdiği vahyi verdi.
مَا كَذَبَ ٱلْفُؤَادُ مَا رَأَىٰٓ
Mâ kezebe-lfüâdü mâ raâ.
Onun gördüğünü kalb(i) yalanlamadı.
أَفَتُمَـٰرُونَهُۥ عَلَىٰ مَا يَرَىٰ
Efetümârûnehû `alâ mâ yerâ.
Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız.
وَلَقَدْ رَءَاهُ نَزْلَةً أُخْرَىٰ
Velekad raâhü nezleten uhrâ.
Andolsun onu bir kez daha görmüştü.
عِندَ سِدْرَةِ ٱلْمُنتَهَىٰ
`İnde sidrati-lmüntehâ.
Sidretü'lMüntehâ'nın yanında.
عِندَهَا جَنَّةُ ٱلْمَأْوَىٰٓ
`İndehâ cennetü-lme'vâ.
Ki Cennetü'lMe'vâ onun yanındadır.
إِذْ يَغْشَى ٱلسِّدْرَةَ مَا يَغْشَىٰ
İz yagşe-ssidrate mâ yagşâ.
Sidre'yi kaplayan kaplıyordu.
مَا زَاغَ ٱلْبَصَرُ وَمَا طَغَىٰ
Mâ zâga-lbesaru vemâ tagâ.
(Peygamberin) gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı.
لَقَدْ رَأَىٰ مِنْ ءَايَـٰتِ رَبِّهِ ٱلْكُبْرَىٰٓ
Lekad raâ min âyâti rabbihi-lkübrâ.
Andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.
أَفَرَءَيْتُمُ ٱللَّـٰتَ وَٱلْعُزَّىٰ
Eferaeytümü-llâte vel`uzzâ.
Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza'yı?
وَمَنَوٰةَ ٱلثَّالِثَةَ ٱلْأُخْرَىٰٓ
Vemenâte-ssâlisete-l'uhrâ.
Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı?
أَلَكُمُ ٱلذَّكَرُ وَلَهُ ٱلْأُنثَىٰ
Elekümü-zzekeru velehü-l'ünsâ.
Size erkek O'na dişi öyle mi?
تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَىٰٓ
Tilke izen kismetün dîzâ.
Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim.
إِنْ هِىَ إِلَّآ أَسْمَآءٌ سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَـٰنٍ ۚ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَمَا تَهْوَى ٱلْأَنفُسُ ۖ وَلَقَدْ جَآءَهُم مِّن رَّبِّهِمُ ٱلْهُدَىٰٓ
İn hiye illâ esmâün semmeytümûhâ entüm veâbâüküm mâ enzele-llâhü bihâ min sültân. İy yettebi`ûne ille-zzanne vemâ tehve-l'enfüs. Velekad câehüm mir rabbihimü-lhüdâ.
Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.
أَمْ لِلْإِنسَـٰنِ مَا تَمَنَّىٰ
Em lil'insâni mâ temennâ.
Yoksa her arzu ettiği şey, insanın kendisinin mi (olacak) dir?
فَلِلَّهِ ٱلْـَٔاخِرَةُ وَٱلْأُولَىٰ
Felillâhi-l'âhiratü vel'ûlâ.
Son da ilk de (ahiret de dünya da) Allah'ındır.
۞ وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِى ٱلسَّمَـٰوَٰتِ لَا تُغْنِى شَفَـٰعَتُهُمْ شَيْـًٔا إِلَّا مِنۢ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ ٱللَّهُ لِمَن يَشَآءُ وَيَرْضَىٰٓ
Vekem mim melekin fi-ssemâvâti lâ tugnî şefâ`atühüm şey'en illâ mim ba`di ey ye'zene-llâhü limey yeşâü veyerdâ.
Göklerde nice melek var ki Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatları hiç bir işe yaramaz.
إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ لَيُسَمُّونَ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ ٱلْأُنثَىٰ
İnne-llezîne lâ yü'minûne bil'âhirati leyüsemmûne-lmelâikete tesmiyete-l'ünsâ.
Ahirete iman etmeyenler meleklere dişilerin adlarını takıp duruyorlar
وَمَا لَهُم بِهِۦ مِنْ عِلْمٍ ۖ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ ۖ وَإِنَّ ٱلظَّنَّ لَا يُغْنِى مِنَ ٱلْحَقِّ شَيْـًٔا
Vemâ lehüm bihî min `ilm. İy yettebi`ûne ille-zzanne. Veinne-zzanne lâ yugnî mine-lhakki şey'â.
Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, şüphesiz hakikat bakımından birşey ifade etmez.
فَأَعْرِضْ عَن مَّن تَوَلَّىٰ عَن ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَا
Fea`rid `am men tevellâ `an zikrinâ velem yürid ille-lhayâte-ddünyâ.
Onun için bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.
ذَٰلِكَ مَبْلَغُهُم مِّنَ ٱلْعِلْمِ ۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ ٱهْتَدَىٰ
Zâlike mebleguhüm mine-l`ilm. İnne rabbeke hüve a`lemü bimen dalle `an sebîlihî vehüve a`lemü bimeni-htedâ.
İşte onların ilimden erişebilecekleri (son sınır) budur. Şüphesiz, Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir; O, hidayette olanı da iyi bilir.
وَلِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ لِيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ أَسَـٰٓـُٔوا۟ بِمَا عَمِلُوا۟ وَيَجْزِىَ ٱلَّذِينَ أَحْسَنُوا۟ بِٱلْحُسْنَى
Velillâhi mâ fi-ssemâvâti vemâ fi-l'ardi liyecziye-llezîne esâü bimâ `amilû veyecziye-llezîne ahsenû bilhusnâ.
Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Akıbet (sonuçta) kötülük yapanları yaptıkları ile cezalandıracak, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlandıracaktır.
ٱلَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَـٰٓئِرَ ٱلْإِثْمِ وَٱلْفَوَٰحِشَ إِلَّا ٱللَّمَمَ ۚ إِنَّ رَبَّكَ وَٰسِعُ ٱلْمَغْفِرَةِ ۚ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلْأَرْضِ وَإِذْ أَنتُمْ أَجِنَّةٌ فِى بُطُونِ أُمَّهَـٰتِكُمْ ۖ فَلَا تُزَكُّوٓا۟ أَنفُسَكُمْ ۖ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ ٱتَّقَىٰٓ
Ellezîne yectenibûne kebâira-l'ismi velfevâhişe ille-llemem. İnne rabbeke vâsi`u-lmagfirah. Hüve a`lemü biküm iz enşeeküm mine-l'ardi veiz entüm ecinnetün fî bütûni ümmehâtiküm. Felâ tüzekkû enfüseküm. Hüve a`lemü bimeni-ttekâ.
Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar hariç. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.
أَفَرَءَيْتَ ٱلَّذِى تَوَلَّىٰ
Eferaeyte-llezî tevellâ.
Şimdi gördün mü O yüz çevireni?
وَأَعْطَىٰ قَلِيلًا وَأَكْدَىٰٓ
Vea`tâ kalîlev veekdâ.
Azıcık verip (sonra vermemekte) direneni?
أَعِندَهُۥ عِلْمُ ٱلْغَيْبِ فَهُوَ يَرَىٰٓ
E`indehû `ilmü-lgaybi fehüve yerâ.
Gaybın bilgisi kendi yanındadır da, o mu görüyor?
أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِى صُحُفِ مُوسَىٰ
Em lem yünebbe' bimâ fî suhufi mûsâ.
Yoksa haber verilmedi mi Musa'nın sahifelerinde yazılı olanlar?
وَإِبْرَٰهِيمَ ٱلَّذِى وَفَّىٰٓ
Veibrâhime-llezî veffâ.
Ve çok vefakâr olan İbrahim'in sahifelerindekiler?
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ
Ellâ teziru vâziratüv vizra uhrâ.
Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَـٰنِ إِلَّا مَا سَعَىٰ
Veel leyse lil'insâni illâ mâ se`â.
Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.
وَأَنَّ سَعْيَهُۥ سَوْفَ يُرَىٰ
Veenne sa`yehû sevfe yürâ.
Ve çalışması da yakında görülecektir.
ثُمَّ يُجْزَىٰهُ ٱلْجَزَآءَ ٱلْأَوْفَىٰ
Sümme yüczâhü-lcezâe-l'evfâ.
Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.
وَأَنَّ إِلَىٰ رَبِّكَ ٱلْمُنتَهَىٰ
Veenne ilâ rabbike-lmüntehâ.
Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir.
وَأَنَّهُۥ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَىٰ
Veennehû hüve adhake veebkâ.
Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur.
وَأَنَّهُۥ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا
Veennehû hüve emâte veahyâ.
Öldüren de dirilten de O'dur.
وَأَنَّهُۥ خَلَقَ ٱلزَّوْجَيْنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلْأُنثَىٰ
Veennehû haleka-zzevceyni-zzekera vel'ünsâ.
Şüphesiz erkeği, dişiyi iki eş yaratan O'dur,
مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَىٰ
Min nutfetin izâ tümnâ.
Atıldığı zaman bir nutfeden.
وَأَنَّ عَلَيْهِ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُخْرَىٰ
Veenne `aleyhi-nneş'ete-l'uhrâ.
Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.
وَأَنَّهُۥ هُوَ أَغْنَىٰ وَأَقْنَىٰ
Veennehû hüve agnâ veaknâ.
Şüphesiz zengin eden de sermaye veren de O'dur.
وَأَنَّهُۥ هُوَ رَبُّ ٱلشِّعْرَىٰ
Veennehû hüve rabbü-şşi`râ.
Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi O'dur.
وَأَنَّهُۥٓ أَهْلَكَ عَادًا ٱلْأُولَىٰ
Veennehû ehleke `âden-l'ûlâ.
O, helak etti önce gelen Âd'ı.
وَثَمُودَا۟ فَمَآ أَبْقَىٰ
Vesemûde femâ ebkâ.
Ve Semûd'u da bırakmadı.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَىٰ
Vekavme nûhim min kabl. İnnehüm kânû hüm azleme veatgâ.
Önceden de Nuh kavmini (helak etmişti), çünkü onlar zulmetmiş ve azmıştı.
وَٱلْمُؤْتَفِكَةَ أَهْوَىٰ
Velmü'tefikete ehvâ.
Altı üstüne getirilmiş şehirleri devirip yıktı.
فَغَشَّىٰهَا مَا غَشَّىٰ
Fegaşşâhâ mâ gaşşâ.
Onları neler kapladı neler!
فَبِأَىِّ ءَالَآءِ رَبِّكَ تَتَمَارَىٰ
Febieyyi âlâi rabbike tetemârâ.
O halde Rabbinin hangi nimetinden kuşku duyuyorsun.
هَـٰذَا نَذِيرٌ مِّنَ ٱلنُّذُرِ ٱلْأُولَىٰٓ
Hâzâ nezîrum mine-nnüzüri-l'ûlâ.
Bu da ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır.
أَزِفَتِ ٱلْـَٔازِفَةُ
Ezifeti-l'âzifeh.
Yaklaşan yaklaştı.
لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ ٱللَّهِ كَاشِفَةٌ
Leyse lehâ min dûni-llâhi kâşifeh.
Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur.
أَفَمِنْ هَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ
Efemin hâze-lhadîsi ta`cebûn.
Şimdi siz bu sözden mi hayret ediyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ
Vetadhakûne velâ tebkûn.
Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
وَأَنتُمْ سَـٰمِدُونَ
Veentüm sâmidûn.
Ve siz mi kafa tutuyorsunuz ey gafiller?
فَٱسْجُدُوا۟ لِلَّهِ وَٱعْبُدُوا۟ ۩
Fescüdû lillâhi va`büdû.
Haydi Allah için secdeye kapanın ve O'na kulluk edin.
Baştan sona dinle · Necm
0:00