Kamer
القمرKamer sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 54. sûresidir ve 55 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.
Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy
ٱقْتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلْقَمَرُ
İkterabeti-ssâ`atü venşekka-lkamer.
Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıldı.
وَإِن يَرَوْا۟ ءَايَةً يُعْرِضُوا۟ وَيَقُولُوا۟ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ
Veiy yerav âyetey yü`ridû veyekûlû sihrum müstemirr.
Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve "süregelen bir büyüdür" derler.
وَكَذَّبُوا۟ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَهْوَآءَهُمْ ۚ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ
Vekezzebû vettebe`û ehvâehüm veküllü emrim müstekirr.
Yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş yerini bulacaktır.
وَلَقَدْ جَآءَهُم مِّنَ ٱلْأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ
Velekad câehüm mine-l'embâi mâ fîhi müzdecer.
Andolsun ki onlara (kötülükten) vazgeçirecek nice önemli haberler gelmiştir.
حِكْمَةٌۢ بَـٰلِغَةٌ ۖ فَمَا تُغْنِ ٱلنُّذُرُ
Hikmetüm bâligatün femâ tugni-nnüzür.
Bunlar üstün bir hikmettir fakat uyarılar fayda vermiyor.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ ۘ يَوْمَ يَدْعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَىْءٍ نُّكُرٍ
Fetevelle `anhüm. Yevme yed`u-ddâ`i ilâ şey'in nükür.
Sen de onlardan yüz çevir ki, o gün çağırıcı, görülmedik müthiş bir şeye çağırır.
خُشَّعًا أَبْصَـٰرُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ
Huşşe`an ebsâruhüm yahrucûne mine-l'ecdâsi keennehüm cerâdüm münteşir.
Gözleri düşkün düşkün (zelil ve hakir) kabirlerinden çıkarlar, sanki yayılan çekirgeler gibidirler.
مُّهْطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِ ۖ يَقُولُ ٱلْكَـٰفِرُونَ هَـٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ
Mühti`îne ile-ddâ`. Yekûlü-lkâfirûne hâzâ yevmün `asir.
O çağırana koşarak, kâfirler: "Bu çetin bir gündür." derler.
۞ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا۟ عَبْدَنَا وَقَالُوا۟ مَجْنُونٌ وَٱزْدُجِرَ
Kezzebet kablehüm kavmü nûhin fekezzebû `abdenâ vekâlû mecnûnüv vezdücira.
Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Kulumuzu yalanladılar ve: "Cinlenmiştir." dediler. Ve (Nuh davetten vazgeçmeye) zorlandı.
فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّى مَغْلُوبٌ فَٱنتَصِرْ
Fede`â rabbehû ennî maglûbün fentesir.
Bunun üzerine Rabbine: "Ben yenik düştüm, bana yardım et!" diyerek yalvardı.
فَفَتَحْنَآ أَبْوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءٍ مُّنْهَمِرٍ
Fefetahnâ ebvâbe-ssemâi bimâim münhemir.
Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık.
وَفَجَّرْنَا ٱلْأَرْضَ عُيُونًا فَٱلْتَقَى ٱلْمَآءُ عَلَىٰٓ أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ
Vefeccerne-l'arda `uyûnen felteke-lmâü `alâ emrin kad kudir.
Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.
وَحَمَلْنَـٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلْوَٰحٍ وَدُسُرٍ
Vehamelnâhü `alâ zâti elvâhiv vedüsür.
Nuh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle (çakılmış gemi) üzerinde taşıdık.
تَجْرِى بِأَعْيُنِنَا جَزَآءً لِّمَن كَانَ كُفِرَ
Tecrî bia`yüninâ. Cezâel limen kâne küfira.
Nankörlük edilen (kulumuz)e bir mükafat olmak üzere (gemi), gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.
وَلَقَد تَّرَكْنَـٰهَآ ءَايَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
Velekat teraknâhâ âyeten fehel mim müddekir.
Bunu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ
Fekeyfe kâne `azâbî venüzür.
Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (görsünler)
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
Velekad yesserne-lkur'âne lizzikri fehel mim müddekir.
Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ
Kezzebet `âdün fekeyfe kâne `azâbî venüzür.
Âd (kavmi) da yalanladı, azabım ve uyarılarım nasıl oldu?
إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِى يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ
İnnâ erselnâ `aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsim müstemirr.
Biz onların üstüne, uğursuzluğu devam eden bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik.
تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ
Tenzi`u-nnâse keennehüm a`câzü nahlim münka`ir.
(O rüzgar) insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ
Fekeyfe kâne `azâbî venüzür.
Nasılmış benim azabım ve uyarım?
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
Velekad yesserne-lkur'âne lizzikri fehel mim müddekir.
Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ
Kezzebet semûdü binnüzür.
Semûd da o uyarıları yalanladılar.
فَقَالُوٓا۟ أَبَشَرًا مِّنَّا وَٰحِدًا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذًا لَّفِى ضَلَـٰلٍ وَسُعُرٍ
Fekâlû ebeşeram minnâ vâhiden nettebi`uhû innâ izel lefî dalâliv vesü`ur.
"Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz." dediler.
أَءُلْقِىَ ٱلذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنۢ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ
Eülkiye-zzikru `aleyhi mim beyninâ bel hüve kezzâbün eşir.
"Zikir, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır o, yalancı, küstahın biridir" (dediler).
سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَّنِ ٱلْكَذَّابُ ٱلْأَشِرُ
Seya`lemûne gadem meni-lkezzâbü-l'eşir.
Yarın onlar, yalancı, küstahın kim olduğunu bilecekler.
إِنَّا مُرْسِلُوا۟ ٱلنَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَٱرْتَقِبْهُمْ وَٱصْطَبِرْ
İnnâ mürsilü-nnâkati fitnetel lehüm fertekibhüm vastabir.
Biz onlara, kendilerini imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.
وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ ٱلْمَآءَ قِسْمَةٌۢ بَيْنَهُمْ ۖ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ
Venebbi'hüm enne-lmâe kismetüm beynehüm. Küllü şirbim muhtedar.
Onlara suyun aralarında paylaştırılacağını haber ver; her içene düşen miktar, hazır kılınmıştır.
فَنَادَوْا۟ صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ
Fenâdev sâhibehüm fete`âtâ fe`akara.
Bunun üzerine arkadaşlarına bağırdılar. O da (bıçağı) çekerek (deveyi) kesti.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ
Fekeyfe kâne `azâbî venüzür.
Ama azabım ve uyarılarım nasıl oldu.
إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَكَانُوا۟ كَهَشِيمِ ٱلْمُحْتَظِرِ
İnnâ erselnâ `aleyhim sayhatev vâhideten fekânû keheşîmi-lmuhtezir.
Biz onların üzerine tek sayha (korkunç bir ses) gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
Velekad yesserne-lkur'âne lizzikri fehel mim müddekir.
Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۭ بِٱلنُّذُرِ
Kezzebet kavmü lûtim binnüzür.
Lût kavmi de uyarıları yalanladı.
إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطٍ ۖ نَّجَّيْنَـٰهُم بِسَحَرٍ
İnnâ erselnâ `aleyhim hâsiben illâ âle lût. Necceynâhüm bisehar.
Biz de onların üzerlerine (taşlar savuran) bir fırtına gönderdik. Yalnız Lût ailesini seher vakti kurtardık,
نِّعْمَةً مِّنْ عِندِنَا ۚ كَذَٰلِكَ نَجْزِى مَن شَكَرَ
Ni`metem min `indinâ. Kezâlike neczî men şekera.
Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükredeni böyle mükafatlandırırız.
وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا۟ بِٱلنُّذُرِ
Velekad enzerahüm batşetenâ fetemârav binnüzür.
(Lût), onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat ikazlara karşı kuşku duydular,
وَلَقَدْ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِۦ فَطَمَسْنَآ أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ
Velekad râvedûhü `an dayfihî fetamesnâ a`yünehüm fezûkû `azâbî venüzür.
Onun konuklarından murad almaya kalkıştılar. Biz de gözlerini siliverdik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).
وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ
Velekad sabbehahüm bükraten `azâbüm müstekirr.
Sabah erken, onları kararlı bir azab yakaladı.
فَذُوقُوا۟ عَذَابِى وَنُذُرِ
Fezûkû `azâbî venüzür.
"Azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا ٱلْقُرْءَانَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
Velekad yesserne-lkur'âne lizzikri fehel mim müddekir.
Andolsun biz Kur'ân'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?
وَلَقَدْ جَآءَ ءَالَ فِرْعَوْنَ ٱلنُّذُرُ
Velekad câe âle fir`avne-nnüzür.
Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcı peygamberler geldi.
كَذَّبُوا۟ بِـَٔايَـٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَـٰهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ
Kezzebû biâyâtinâ küllihâ feehaznâhüm ahze `azîzim muktedir.
Lakin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli bir yakalayışla yakaladık. Bu kıssalardan hisseye gelince;
أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُو۟لَـٰٓئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَآءَةٌ فِى ٱلزُّبُرِ
Eküffâruküm hayrum min ülâiküm em leküm berâetün fi-zzübür.
Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraet mi var?
أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ
Em yekûlûne nahnü cemî`um müntesir.
Yoksa "Biz birbirimize yardım eden bir topluluğuz." mu diyorlar?
سَيُهْزَمُ ٱلْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ
Seyühzemü-lcem`u veyüvellûne-ddübüra.
Her halde o topluluk bozulacak ve geriye dönüp kaçacaklardır.
بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَٱلسَّاعَةُ أَدْهَىٰ وَأَمَرُّ
Beli-ssâ`atü mev`idühüm vessâ`atü edhâ veemerr.
Bilakis kıyamet onlara vaad edilen asıl saattir. Saat cidden çok feci ve acıdır.
إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى ضَلَـٰلٍ وَسُعُرٍ
İnne-lmücrimîne fî dalâliv vesü`ur.
Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِى ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا۟ مَسَّ سَقَرَ
Yevme yüshabûne fi-nnâri `alâ vucûhihim. Zûkû messe sekara.
O gün yüzleri üstü ateşte sürüklenecekler, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" (denilecek).
إِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَـٰهُ بِقَدَرٍ
İnnâ külle şey'in halaknâhü bikader.
Haberiniz olsun ki, biz her şeyi bir kadere göre yarattık.
وَمَآ أَمْرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةٌ كَلَمْحٍۭ بِٱلْبَصَرِ
Vemâ emrunâ illâ vâhidetün kelemhim bilbesar.
Buyruğumuz yalnız bir tekdir, göz açıp yumma gibidir.
وَلَقَدْ أَهْلَكْنَآ أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
Velekad ehleknâ eşyâ`aküm fehel mim müddekir.
Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Öğüt alan yok mudur?
وَكُلُّ شَىْءٍ فَعَلُوهُ فِى ٱلزُّبُرِ
Veküllü şey'in fe`alûhü fi-zzübür.
İşledikleri her şey, kitaplarda mevcuttur.
وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُّسْتَطَرٌ
Veküllü sagîriv vekebîrim müstetar.
Küçük, büyük hepsi satır satır yazılmıştır.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَنَهَرٍ
İnne-lmüttekîne fî cennâtiv veneher.
Takva sahipleri cennetlerde, nur içindedirler.
فِى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍۭ
Fî mak`adi sidkin `inde melîkim muktedir.
Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar.
Baştan sona dinle · Kamer
0:00