Uygulamayı indir

Meâric

70. · 44 ayet · Mekkî · Nüzul sırası 79المعارج

Meâric sûresi, Kur'an-ı Kerim'in 70. sûresidir ve 44 ayetten oluşur; Mekkî bir sûredir. Bu sayfada Arapça metni, Latin harfli okunuşu, Türkçe meali ve her ayet için Arapça tilaveti bulunur.

Arapça metin: Tanzil UthmaniMeal: Elmalılı Muhammed Hamdi YazırOkunuş: Tanzil TR (Muhammet Abay)Tilavet: Mishary Râshid el-Afasy

سَأَلَ سَآئِلٌۢ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ

Seele sâilüm bi`azâbiv vâki`.

Bir isteyen, olacak azabı istedi.

لِّلْكَـٰفِرِينَ لَيْسَ لَهُۥ دَافِعٌ

Lilkâfirîne leyse lehû dâfi`.

Kâfirler için onu savacak yok.

مِّنَ ٱللَّهِ ذِى ٱلْمَعَارِجِ

Mine-llâhi zi-lme`âric.

O, derece ve makamların sahibi Allah'tandır.

تَعْرُجُ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُۥ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

Ta`rucü-lmelâiketü verrûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe seneh.

Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.

فَٱصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا

Fasbir sabran cemîlâ.

O halde güzel bir sabır ile sabret.

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُۥ بَعِيدًا

İnnehüm yeravnehû be`îdâ.

Çünkü onlar onu uzak görürler.

وَنَرَىٰهُ قَرِيبًا

Venerâhü karîbâ.

Biz ise onu yakın görüyoruz.

يَوْمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلْمُهْلِ

Yevme tekûnü-ssemâü kelmühl.

O gün gök erimiş bir maden gibi olur.

وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ

Vetekûnü-lcibâlü kel`ihn.

Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.

وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا

Velâ yes'elü hamîmün hamîmâ.

Dost dostun halini soramaz.

يُبَصَّرُونَهُمْ ۚ يَوَدُّ ٱلْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍۭ بِبَنِيهِ

Yübessarûnehüm. Yeveddü-lmücrimü lev yeftedî min `azâbi yevmiizim bibenîh.

Birbirlerine gösterilirler. Suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını,

وَصَـٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ

Vesâhibetihî veehîh.

Eşini ve kardeşini,

وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِى تُـْٔوِيهِ

Vefesîletihi-lletî tü'vîh.

Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini,

وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنجِيهِ

Vemen fi-l'ardi cemî`an sümme yüncîh.

Ve yeryüzünde bulunanların hepsini ki, tek kendini kurtarabilsin.

كَلَّآ ۖ إِنَّهَا لَظَىٰ

Kellâ. İnnehâ lezâ.

Hayır, o alevlenen bir ateştir.

نَزَّاعَةً لِّلشَّوَىٰ

Nezzâ`atel lişşevâ.

Derileri kavurur, soyar.

تَدْعُوا۟ مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ

Ted`û men edbera vetevellâ.

Çağırır, sırtını dönüp gideni,

وَجَمَعَ فَأَوْعَىٰٓ

Veceme`a feev`â.

Mal toplayıp kasada yığanı,

۞ إِنَّ ٱلْإِنسَـٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا

İnne-l'insâne hulika helû`â.

Doğrusu insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır.

إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعًا

İzâ messehü-şşerru cezû`â.

Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır.

وَإِذَا مَسَّهُ ٱلْخَيْرُ مَنُوعًا

Veizâ messehü-lhayru menû`â.

Kendisine hayır dokundu mu cimrilik eder.

إِلَّا ٱلْمُصَلِّينَ

İlle-lmüsallîn.

Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.

ٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ دَآئِمُونَ

Ellezîne hüm `alâ salâtihim dâimûn.

Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar.

وَٱلَّذِينَ فِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُومٌ

Vellezîne fî emvâlihim hakkum ma`lûm.

Onların mallarında belli bir hak vardır,

لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ

Lissâili velmahrûm.

Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.

وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ

Vellezîne yüsaddikûne biyevmi-ddîn.

Onlar ki ceza gününü tasdik ederler.

وَٱلَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ

Vellezîne hüm min `azâbi rabbihim müşfikûn.

Rablerinin azabından korkarlar.

إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ

İnne `azâbe rabbihim gayru me'mûn.

Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.

وَٱلَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَـٰفِظُونَ

Vellezîne hüm lifürûcihim hâfizûn.

Onlar ki ırzlarını korurlar.

إِلَّا عَلَىٰٓ أَزْوَٰجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَـٰنُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ

İllâ `alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânühüm feinnehüm gayru melûmîn.

Ancak zevcelerine ve cariyelerine karşı hariç. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar.

فَمَنِ ٱبْتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُو۟لَـٰٓئِكَ هُمُ ٱلْعَادُونَ

Femeni-btegâ verâe zâlike feülâike hümü-l`âdûn.

Bundan ötesini isteyenler, var ya işte onlar haddi aşanlardır.

وَٱلَّذِينَ هُمْ لِأَمَـٰنَـٰتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَٰعُونَ

Vellezîne hüm liemânâtihim ve`ahdihim râ`ûn.

Onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler.

وَٱلَّذِينَ هُم بِشَهَـٰدَٰتِهِمْ قَآئِمُونَ

Vellezîne hüm bişehâdetihim kâimûn.

Şahitliklerinde dürüsttürler.

وَٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

Vellezîne hüm `alâ salâtihim yühâfizûn.

Namazlarına devam ederler.

أُو۟لَـٰٓئِكَ فِى جَنَّـٰتٍ مُّكْرَمُونَ

Ülâike fî cennâtim mükramûn.

İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.

فَمَالِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ

Femâ lillezîne keferû kibeleke mühti`în.

Şimdi ne oluyor o inkâr edenlere ki, sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar:

عَنِ ٱلْيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ عِزِينَ

`Ani-lyemîni ve`ani-şşimâli `izîn.

Sağdan ve soldan bölük bölük.

أَيَطْمَعُ كُلُّ ٱمْرِئٍ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ

Eyatme`u küllü-mriim minhüm ey yüdhale cennete ne`îm.

Onlardan herbiri, bir nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?

كَلَّآ ۖ إِنَّا خَلَقْنَـٰهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ

Kellâ. İnnâ halaknâhüm mimmâ ya`lemûn.

Hayır, biz onları bildikleri şeyden yarattık.

فَلَآ أُقْسِمُ بِرَبِّ ٱلْمَشَـٰرِقِ وَٱلْمَغَـٰرِبِ إِنَّا لَقَـٰدِرُونَ

Felâ uksimü birabbi-lmeşâriki velmegâribi innâ lekâdirûn.

Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter.

عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ خَيْرًا مِّنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ

`Alâ en nübeddile hayram minhüm vemâ nahnü bimesbûkîn.

Onları kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez.

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا۟ وَيَلْعَبُوا۟ حَتَّىٰ يُلَـٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ

Fezerhüm yehûdû veyel`abû hattâ yülâkû yevmehümü-llezî yû`adûn.

O halde bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynayadursunlar.

يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍ يُوفِضُونَ

Yevme yahrucûne mine-l'ecdâsi sirâ`an keennehüm ilâ nüsubiy yûfidûn.

O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki putlara gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar.

خَـٰشِعَةً أَبْصَـٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمُ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يُوعَدُونَ

Hâşi`aten ebsâruhüm terhekuhüm zilleh. Zâlike-lyevmü-llezî kânû yû`adûn.

Gözleri düşük, kendilerini bir alçaklık saracak da saracak. İşte onlara vaad edilen gün, o gündür.

HâkkaNûh

Baştan sona dinle · Meâric

0:00